ekimBu yazıya kategori bulmakta zorlandım.12 Eylül’de sol neden yenildi de olabilirdi kategori. Boşanmalar ve ölü evlilikler de olabilirdi. Hazır mevsimlerden sonbahar, aylardan Eylül’ken bir başka arkadaşımızın 12 Eylül yazısının altına yanıt ta olabilirdi. Anlatı diye bir yazı kategorimiz olsaydı, onun konusu da olabilirdi.İç hesaplaşmalarımız diye bir yazı kategorisi olsaydı oraya tam da denk düşerdi.

Artık biçimin ardına düşmeyeyim. Konu şu , 12 Eylül’de ben yaşam karşında nasıl da ricat eyledim. Konu; malum konu, 12 Eylül’de radyolarımızı bir açtık evet , Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri evimizin içini doldurdu. Pencerelerimizi bir açtık ki, tam da biz ülkenin her yerinde eş zamanlı eylem koymalarımızın üzerinden, devrim arifesinde olduğumuza inanmışken, tam da “düşmanlar selam ister , gözden, gezden, arpacıktan ” diye içimizden mırıldanırken, sokağımıza askeri araçlar dolmuş ve sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Korku içinde babama baktım.

“Beni kesin alırlar baba. “dedim. “Neden ki ?” dedi. “Sen ne yaptın ki?” Düşündüm hiç birşey, hiç birşey yapmamıştım “sadece daha adil ve daha güzel bir dünyanın düşleriyle süslemiştim yaşamımı” düşlerden süsler , kedi merdiveni ya da başka bir süse benzemiyordu elbette. 12 Mart deneyimini geçirmiş babam içinde Latince sözcükler de bulunan tüm kitaplarım dahil olmak üzere tüm kitaplarımı ve kitaplarını topladı. Evimizin tek bacası olan banyo bacamız sabaha kadar tüttü.

Evimiz Ankara yakınlarında bir banliyödeydi ve bir jandarma bölgesiydi. Apartmanın önünde duran her araç sesiyle , yerimden zıpladım. Gelip beni almalarını bekledim. Sadece güzel düşler kurmanın bedelini, minicik bedenimle ödemeye hazır gibiydim. Beni almadılar. Korku gözaltından da beterdi. Pencerenin önünde sigaralarımı ucuca ekledim ve her gece bekledim. Yok.. beni almadılar.

Velhasılı korkuyla beklemeyle kaldım. Ama zaten 12 Eylül’de neydi ki? Askeri darbe de neydi ki? Biz bu inançla donatılmışken bizi kim ve nasıl yenebilirdi ki? Varsın ricatcılar ricat etsindi. Ben dönemezdim yolumdan. Üstelik mücadele çok daha kızışmışken, üstelik halkımızın bizlere daha da çok ihtiyacı varken… Üstelik ben tüm yaşamımı devrim olacağı üzerinden kurgulamışken. Kaşlarımı almaktan vazgeçmiş, tüm küçük burjuva alışkanlıklarımdan kurtulmuşken, giysilerimin göğüslerimi ve bedenimi saklamasına bu denli alışmışken ve cinsel kimliğimin tam da yok olduğu noktayı, bacılığı bu denli içselleştirmişken. Zen Budizm’i , Pink Floyd’u unutmuşken, sinema ve tiyatroya gitmenin zaafından arınmışken.

Zaten devrim olacaktı, ders çalışmakta neydi ki? Ya korsan miting yapmaktan korkmak, devamsızlık yaptığımız günleri saymak bu ne biçim bir zaaftı. Kısa sürede toparlanan özgüvenim ve gelecek ışıklı günlere olan inancım çok uzun sürmedi. Büyük bir hızla biz ricat etmeyenlere de saldırdılar. Kimi arkadaşlarımız işkencenin zulmune dayanamadı, isimler verdiler… Yine uzun süren gözaltına alınma bekleyişleri ve korkular, camın arkasında sigara içerek beklenen uzun geceler… Kahretsin ki yine gözaltına alınmadım.(!)

Daha da kötü bir sonuçla yüzyüze kaldım. Devrim olmadı ve ben gözaltına da alınmadım(!). Yaşamsa akıp gidiyordu önümden, onlarca sınavına girilmemiş ders beni bekliyordu. Devrim olmayacaksa bari eczacı olmalıydım. Offff.. bu da çok zor birşeydi. Soyut bir sürü kavram, yaşamda zerre-i miskal (bunu doğru mu yazdım onu da bilemiyorum ama..) kadar önemi olmayan bir sürü benzen halkaları, onlara eklenen değişik kimyasal formüllerle sentezlenen şeyler benim ne işime yarayacaktı , ya da halkımızın ?

Ulusal bir ilaç sanayii kurulmayacaksa ne önemi vardı ki , benim bu öğrendiklerimin? Neyse.. okulumu bitirmek zorundaydım. Kaşlarımı aldım, tekrar belirli belirsiz makyaj yapmaya başladım. Giysi alabilmem için babam sınırlı olan bütçemizi zorladı. Gri ve bej dışındaki rengarenk renklerle tekrar tanıştım. Marka mağazaların vitrinlerinden kendime giysiler seçmeye çalıştım. Üzerimdeki her erkek gözünün, sivil polis gözü olduğuna öylesine alışmıştım ki, karşı cinsten biri olarak erkeklerin ilgisini çekme olasılığı üzerinde hiç durmuyordum bile.

Dikkatle bakan her karşı cins gözü polisti ve benim dışa sunumumdan birşeyler bulup, beni gözaltna almayı düşünüyorlardı. Ben, bundan son derece emindim. Ayak üstü sınav sonrası Sakarya’da içilen biralarda, sinema giriş salonlarında hep farklı farklı görünümleriyle beni kolaçan ediyorlardı . Bu duyguyu çok uzun süre üzerimden atamadım. Sonrası … sonrası uzun hikaye …

Hikaye uzun, herkes boşluğu istediği biçimde doldurabilir. Şu anda sadece şunu biliyorum ki.. Öznesi olmadığım bir yaşamda, eş olmaktan yorulduğumda, bacı olmaktan , yenge olmaktan yorulduğumda tellerimi aştım dışına çıktım. Kanaya kanaya bile olsa… Şimdi mi istemeye istemeye yaptığım statüsü belirsiz bir işim var. İşimin adı “eczacılık”, kendimi ne sağlıkcı ne esnaf kategorisine sokamadığım bir işim, baktığımda sadece değişim değeri üzerinden bende bir anlamı olan, rengarenk ilaç kutularım var. Ne kadar ücret ödersem ödeyeyim haklarını veremediğimi düşündüğüm , seslenirken sesimin tonunu yeterince buyurgan bulmadıkları için beni çok da ciddiye almayan elemanlarım var. Benim onları doğurmuş olmam üzerinden, yaşamları üzerinde müdahil hakkımın ne olduğunu tam olarak kestiremediğim iki çocuğum var.

SONUÇ OLARAK , BEN YAŞAM KARŞISINDA RİCAT ETTİM, ELİMDE TEK SOMUT OLAN BU VAR, SEVGİLİ DOSTLAR. ELİMDE SOMUT BİR RİCAT BELGESİ OLAN BOCALAMALARIM, ARAYIŞLARIM, DİNMEYEN ,DİNEMEYEN EHLİLEŞEMEYEN BİR RUHUM VE AİDİYET DUYGUMU KAYBETMENİN ACISI VE BİR SÜRÜ HAYAL KIRIKLIKLARIM VAR. HAYAL KIRIKLIKLARI CAM KIRIĞI GİBİ DEĞİLİR DEMEYİN SAKIN! ÇOK DAHA KESKİN ,ÇOK DAHA CAN ACITI, ÇOK DAHA KANATICI…

Aysel Kılıç
ırıs_lyla@hotmail.com

Bu Yazıyı Toplamda 210 Kişi Okudu

Tags: , ,

This entry was posted on Pazartesi, Ocak 26th, 2009 at 16:53 and is filed under Aysel Kılıç, Deneme, Edebiyat, Yazar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

sevgi

Yorumunuz