KECA-KURD

KECA-KURD

Bayram tatilini ailece Yalova’da geçirdik. Çocuklarım, annem ve kardeşlerimle… Çokca anı tazeledik. Sandıkların dibinde saklı kalmış, oyalı tülbentlerin gizzemi döküldü ortalara. Lavanta torbaları, sakladıkları kokularını özgür bıraktılar, başım döndü onca yaşanmışlıktan. En saklı, en derin yerlerimizi açtık birbirimize, bazıları yük oldu bana, bazıların da ise çok hafifledim. Tam döneceğim gece, annemle olan sohbetimizi düşündükçe, yüreğim acıyordu. Rosa Lüxemburg`un, yoldaşı Sonja Liebknect’e yazdığı mektubu yeniden okuyunca, annemin anısının acısına bir yoldaş buldum, bu benim de yüreğimi hafifletti biraz. Bazan biriken acılar, bir yol yaratıyor kendine ve akı veriyor insanın yüreğinden. Ateşi bir diğerinin yüreğini de yakarak.

Annem sapsarı saçları olduğunu anlattı. O kadar sarı ki, beyaza yakın bir sarıymış annemin saçları ve birçok örükmüş. Taki, hayvanlarından bulaşmış olan, kist hidatik için Dersim`den, önce Trabzon’a, oradan vapurla İstanbul’a, ameliyat olmaya gidene dek. Orada bir hastahaneye yatmış ve ameliyat olmuş, Zazaca’dan başka bir dil bilmediği içinde, tuvalet ihtiyacı için hemşireyi çağırmaya utanmış, yataktan inerken düşmüş, ameliyat yeri açılmış, tekrar ameliyat edilince de, tam dört aya ulaşmış kaldığı süre. Hastahanede bakılması zor diye, anneannemin ördüğü örükleri, dibinden kesmişler. Sonra saçı, eski sarılığını kayb etmiş. Şimdi, boyanın altına saklamasa, apak olan çok güzel saçları var. Saçlarının kesilmesine çok üzülmemiş, asıl üzüldüğü, yeni yeni Türkçe öğrenmeye başladığından, yaptığı bir şaka yüzünden hemşirenin, kulağını çok acıtarak çekmesiymiş. Çok üzüldüğünü yüzü ve dudaklarının kıvrımları da doğruladı. Anneciğimi kulağı çekilen küçük bir kız çocuğu olarak düşününce kulağım degil ama yüreğim sızladı.

Sonra dayımın onu, sık sık ziyarete geldiğini, hastahaneden çıktığında ise ona çok süslü botlar ve üzerinde turuncu minik çiçekleri olan, yeşil bir elbise aldığını söyledi. Turuncu minik çiçekleri olan, yeşil elbiseli, güzel botlu minik annem, köyüne döndüğünde saçları gibi sapsarı olan ekinlerinin ateşe verildiğini görmüş. ” Harp çıktı, harp çıktı! ” demişler.

Anneannem, kocası erken ölünce ve de oğulları İstanbul’’da çalışmaya gittiğinden, sadece annemle beraber yaşadıkları evden, genç bir kısrakla uzaklaşmış. Evinin anahtarını, kapılarının kilidini askerler kırmasın diye, komşuları Ali Baba’ya vermiş. Çok iyi at sürermiş, annemi de alıp, dağların tepelerindeki yaylaya gitmiş. Annemler yakılan ekinleri, ahırları ve evleri gördükçe, hem kahrediyorlar, hem de çok korkuyorlarmış. Köyün tüm ileri gelenlerini toplamışlar, bir dere içinde kurşuna dizmişler, bir tek Düzgün Baba kurtulmuş, o da hızla akan suyun akıntısına bırakmış kendini ve uygun bir yerde karaya çıkmış. Çok, çok korkmuş annem. Ahırda en sevdiği kuzuları bırakmış, onlar içinde çok ağlamış… Sonra askerler geri çekilmişler. Annemler

köylerine dönmüşler, kalan koyunlardan çifter çifter kurbanlar kesmişler. Gözyaşları, ağıtlar ve kurbanlar acılarını azaltamamış. Birbirlerine yaslana yaslana ağlamış anneannem ve annem. Kuzularına ağlamış annem, ille de alnında kahverengi leke olan kuzusuna…

Rosa`nin, Sonja’ya yollanan mektubunda, bir manda için duyduğu acıyı okuduğumda, aklıma annemin kuzusu geldi… İçim titreyerek okuduğum mektubu, alıntılıyorum.

“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı, özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri kanayan, bütün bu süre içinde, o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde, ağlayan bir çocuk ifadesiyle, önüne bakıyordu.

Bu gerçekten de tam olarak, siddetli bir sekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini, niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi.

Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında, çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

Romanya’nin özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgarın esişi; ne kadar farklıydı kuslarin güzelim civiltilari, çobanlarin sarkili çagrilari.

Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar ve dayak taze yaradan akan kan…

Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Rosa Luxemburg

Rosa’nın zavalı mandasına, anneciğimin kahverengi lekeli kuzusuna duyduğu acıdır biraz da, dört elle yaşama bağlayan beni. Mutluluklar olduğu kadar, acılar da sevdiriyor insana yaşamı… İnsan olduğumu bir daha anımsayarak, insanlık adına kardeş mandadan ve kardeş kuzudan özür dileyerek, Rosa’yı saygıyla anarak, anneciğime yüreğimin tepesinde, bir kez daha yer açarak… Unuttum, böbrek taşımın sancısını.

AYSEL KILIÇ
iris_lyla@hotmail.com

Bu Yazıyı Toplamda 294 Kişi Okudu

Tags: , , , ,

This entry was posted on Pazartesi, Ocak 26th, 2009 at 20:23 and is filed under Aysel Kılıç, Kadın, Makaleler, Medya, Sosyoloji, Tarih, Yazar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

bilgi

Yorumunuz