17
Ara

AŞK YÜREKTE GENÇ KALIR – OLCA BAL

   Posted by: admin   in Olca Bal, Öykü

AŞK YÜREKTE YAŞANAN HÜZÜN GİBİDİR, SANCISI HAFİFLER AMA YOKOLMAZ(MI)

AŞK YÜREKTE YAŞANAN HÜZÜN GİBİDİR, SANCISI HAFİFLER AMA YOKOLMAZ(MI)

( Dursun Yılmaz’ın hayat hikayesi )
Bir Cuma akşamı dayımlara uğradım. Arada bir kendisini ziyaret ederim, sevdiğim ve saygı duyduğum büyüklerimden birisidir. Belkide, zor geçen çocukluğumda desteğini çok görmemden. Onunla, yıllara dayalı tatlı sohbetlerimiz olur zaman zaman. Ve ben, dayımı çok iyi tanıdığımı sanıyordum kendimce. Yanılmışım! Ta ki bu ziyaretime dek. Eşi Mürvet yengemle mutfakta oturmuş hoş beş edip, enfes demlediği tavşankanı çayı içiyorduk.
Bir zaman sonra, dayı’m başı önde içeriye girdi. Kafasını hafifçe kaldırıp beni gördüğünde, “Oh hoş geldin yeğenim,” dedi. Bende ayağa kalkıp iki yanağından öperek onu çok özlediğimi söyledim. Yüzüme, gözlerimin içine uzunca bir bakış attı, sanki rica da bulunacakmışçasına. Sonra, “Olca kızım,” dedi. “ Senin öyküler yazdığını duydum!” Bende, utangaç bir sesle; “Eh dayı,” dedim, “İşte bir şeyler yazmaya çalışıyorum.” O sırada, Mürvet yengem dayı’mın akşam yemeğini tabağına koyuyordu. Bir tepsiye de salatasını ve ekmeğini hazırladı. Dayı’m tepsiyi eline alarak, “Gel bakalım sana anlatacaklarım var. Birde Hamdi Çavuşun oğlu, Dursun’un hikayesini yaz.” Peşinden gittim, bi an duraklayarak Mürvet yengeme doğru mutfağa döndüm. Telefonla konuşuyordu! Ben daha yenge sende gelsene demeden, torunu Miraç’ın ateşi çıktığını ve minik bebeği görmesi gerektiğini söyleyerek, aceleyle evden çıktı.
Oturma odasında yemeğini yemesini seven adam, siyah deri koltuğuna kurularak, elindeki tepsiyi özene bezene seçtiği cam masasına bıraktı. Eline kaşığını alarak, kıymalı pırasa’yı iştahsızca kaşıklamaya başladı. Bende karşısına oturmuş onu seyrederken, büyük bir merakla anlatacaklarını bekliyordum. İçimden, ‘’acaba hakkında bilmediğim şeylerde mi var’’ diye geçirdiğimde, sabırsızlandığımı anladım. Bir türlü anlatmaya yanaşmayan dayı’m, sessiz bir sakinlik içinde, başını tepsiden kaldırmadan yavaşça yemeğini yiyordu. Bense, o sessizliğin yankılanan duvarlarıyla birlikte, sadece bekliyordum. Usulca bir off çekip, beklediğimi belirttim. Dayı’m aniden başını tepsiden kaldırıp, acıyla karışık yaman bir “Off” çekti. Buğulanmış gri gözlerinin içine baktığımda. Göz bebeklerinde biriken ıslaklığı fark ettim. Her an inci taneleri gibi yuvarlanarak, döküleceğini düşündüm gözyaşlarını beklemeye başladım. İki elini solmuş yanaklarına bıraktı. Düşünceli bakışlarla, yüzünü avuçlarının arasına aldı. O anki hali öyle şeyleri anlatıyordu ki! Sınırsız üzüntülerinden biri olan, toprağa genç yaşta verdiği evladının hasreti vardı, dökülmeye hazır inci tanelerinin içinde.
Hızla bir birini kovalayan yıllar da, yarı aile birliktelerini ecel ayrılığıyla kayıp etmesi. Ağabey saydığı, dost saydığı 40- 50 senelik arkadaşlarının, dönüşü olmayan hastalıkların pençesinde kıvranarak, hayata veda edişleri. Hayat acısıyla tatlısıyla doludur derler ya! 67 yaşında olmasına rağmen, unutamadığı tatlı hatıralarını. Veya, kendini gölge gibi takip eden, yaşamın türlü türlü acılarını. Evet, yüreğinin en derininde hala kopan fırtınaları dindiremediğini gösteriyordu. Kıs kıvrak oturuşuyla, omuzlarının aşağıya doğru sarkmasıyla ve gözlerinin içine işlemiş, onu yaşama küsmüş yaşantısıyla. Bir kitap gibi okuya bildim Dursun’u. Aslında eksik okumuşum! Şimdi ki anlatacağını, yüreğinde beslediği en yüce hatırasını bilmiyordum ki.
Ansızın, tatlı bir gülümseme yayıldı yılların yorduğu yüze. Nemli gözleri ise hafifçe bir parlaklık kazanmış, ışıldıyordu. Ne düşündüyse? Uzaklardan kimi anımsadıysa, heyecana bürünmüştü bir anda. Başı’nı nihayet bana çevirip, dudaklarını çocuksu büzüşünden sonra, “Ah Seher’im,” dedi. İçine dolan özlemi, bir yudum nefes gibi çekmesinin ardından bana dönerek anlatmaya başladı. Gençlik yıllarında, yaşadığı Kayacık Köyünde, hiç unutamadığı yürek sancısını. Bir birini kovalayan anılarını hem anlattı, hem de hüzünlendikçe gözyaşlarına boğuldu.
18 yaşlarında, esmer, yanık tenli, çakı gibi bir delikanlıydı. Adaleli ince yapısı, uzun boyunu mükemmel taşıyor, adeta çevik sağlıklı bir görünüm sergiliyordu. Yüz mimikleri ise bir tablo çizimi kadar düz ve oldukça mükemmeldi. Bir de iri kömür gözleri. Hafızalara yerleşecek kadar etkiliydi! Tam deyimiyle aslanlar gibi yakışıklımı yakışıklıydı. Köyün bütün kızları ona yanıp tutuşuyor, sırf onunla konuşabilmek, yakınında buluna bilmek veya büyüleyici gözlerinde kaybola bilmek için çeşitli oyunlara girişirlerdi. Dolaştığı meydanlarda, çalışırken tarlalarda, istirahat sebebiyle çekildiği zamanlarda tenha dere kenarında bile. Tesadüf süsüyle bulunarak köyün en önde gelen genç erkeğine kur yaparlardı. Delikanlının kömür gözleri hiç birini görmüyor, hiç biri’nin farkına dahi varmıyordu. Çünkü kalbi, aşkın ateşiyle buram buram yanmaktaydı! Bütün benliğiyle, bedeninde taşıdığı kutsal Ruhuyla, Seher’e aitken, nasıl görebilirdi ki köyün sırma saçlı, al yanaklı kızlarını. Aşkın mikrobuna kapılmıştı bir kere, bütün damarlarında, sevdiği kıza olan tutkusu dolaşıyorken!
Sevdiği kıza kavuşamama duygusu, kahrediyordu kendisini! Yüzünde ki hüzün, elle tutulacak, gözle görülecek gibiydi, hayata olan küskünlüğü de fark ediliyordu. Büyükler genelde, görmemezlikten ve duymamazlıktan gelirlerdi. Bütün Kayacık köyü, bu iki gencin, gönülerinde yatan sevdayı bilmezmiydi sanki? Bilirdi ya, ama susarlardı!
Seher ile Dursun’un yüreğinde, çocukluktan başlayarak kök salan aşk tomurcuğu, büyüdükçe dahada büyümüş, artık sadece sevdaları için yaşamaya başlamışlardı. Ve saf kalpleri, sadece bir birleri için çarpıyordu. Maalesef, içinde bulundukları çaresizlik, ikisini de içten içe kemirmekteydi, kavuşamayacaklarını düşünmek onlara cehennem azabı gibi gelmekteydi! Kırlarda serpilip çoğalan papatyalar kadar iyi bilirlerdi, bu aşkın mevsiminin bitmekte olduğunu. İki körpe genci, mutsuzluğun girdabında, üzüntülere boğan gerçekleri, kaderleri böylemi yazılmıştı?
Kaderleri, onlar iki düşman aile’nin çocukları olarak dünyaya getirmişti! Dağın eteklerinde esen soğuk rüzgar, ısıtırdı yüreklerini oracıkta karşılaşsalar. Bağda, bahçede, düğünde, dernekte, nerede göz göze gelseler. Sevginin verdiği ışıltıyla, parlayan gözler konuşurdu sadece. Sonrası hüzün! Karşılıklı bakan gözlere, hüznün puslu perdesi inerdi sessizce. Ve her ikiside, sessizce, dikildiği köşelerinde gözyaşına boğulurdu.
Bir an, dinlediklerimle kafamda kurduğum hikayeden ayrılarak, üzüntüyle dayıma baktım. Farkına varmadan gözlerim dolmuş, neredeyse ağlayacak hale gelmiştim. Gözyaşlarımın akmaması için, son gücümle direniyordum! “Eh sonra, peki sonra ne oldu’’ diye, merak dolu bir kaygıyla sordum? Bir eliyle çenesini ovalayıp duruyordu, diğer eli ile arada bir gözünden süzülen yaşları siliyordu. Pişmanlığı dile getiren ürkek bir sesle; “Ne olacak yeğenim. Bizim zamanımızda Ataya, dedeye saygı vardı. Kendi arzularımızdan çok, onların isteklerine göre yaşardık.” Ağzım açık dinliyordum artık! Bir türlü kabullenememiştim, bu karşılıklı sıcak sevginin, yaşanmadan maziye gömülmesine! Böyle mi olmalıydı aşkının sonu. Beynimde kurduğum kurgularla, anladığım kadarıyla, büyüklere olan saygısından ötürü. O zamanın sunduğu, sınırlı özgürlüğün yüzünden vazgeçmişti genç yürek aşkından. Aslında Dursun, cesaretli ve cesur birisiydi. Kimselerden korkmaz, ürkmezdi! Bacısı Güllü’yü, sevmediği bir adam zorla kaçırdığında, tek başına atına atlayarak, beline tüfeğini yüklenip, fırtına gibi yetişmişti bacısının imdadına! Onlarla tek başına dövüşerek, kız kardeşini atın üstüne atıp, kimselere bırakmadan beraberinde getirmişti tekrardan köye.
Tam soracaktım, ne oldu sevdanıza? Birden, bambaşka bir konuya atladı dayı’m, gülerek. “Bizim köyde bir Hamdullah dedemiz vardı, sayılı yaşlılardan. Hiç sıkılmadan, yorulmadan bütün Kayacık köyünü turlardı. Güneş batmaya durduğunda, bastonuna yüklenerek, dağ, bayır gezerdi. Böylelikle her an, her yerde karşıma çıkardı.” Dayı’m, kafasını iki yana sallayarak, tatlı tatlı gülümsemesine devam ederken, gerisini anlattı.
“ Bir gün, nehrin taşlı kenar yolunda yürüyordum. Güneşin ışığıyla, yıldızlar saçan dereye öyle kendimi kaptırmışım ki, bütün dertlerimi unutmuştum. Hamdullah dede’nin, sesinin kulağıma ilişmesiyle koptum kristal akarsudan ve düşlediğim hayallerimden. “ Dursun oğlum, gel hele,” yaşlıca çatallaşmış bir ses tonuyla beni yanına çağırıyordu. “Başımı sağa, çalılıklara doğru çevirdiğimde. Gölgeye kurulmuş, serinlediğini gördüm. Sesiz adımlarla yanına yaklaştım. Bana heybetli bir bakışın ardından, ama sakin bir sesle; “Dursun oğlum, sen yiğit adamsın, efendisin, velakin bir kusurun var, şapka takmazsın, ne zaman görsem başın çıplak, saçlarını da limonla parlatarak dolaşırsın. Saygısızlıkta kusurdur oğlum! Şapkasız olurmu? Ve Dursun, o günden sonra cebinde şapkayla dolaşır olmuştu. Söz verdiği için, saygısından, yaşlı adamın kalbini kırmamak üzere, başını artık çıplak göstermeyecekti. Ve genç delikanlı, uzaktan, yakından dede’yi görse, dede daha genci fark etmeden, hemen yanında taşıdığı şapkayı çıkartarak, başını örterdi. Bu unutamadığı, hoş anısına bende içtenlikle gülmüştüm.
Sanki Dursun dayım, oturduğu yerde dört mevsimi birden yaşıyordu! İnsanın içini ısıtan, sıcak güneşli günlerden tut, dondurucu, karlı, içini titreten kış gecelerine varana dek! Tabağında, yarı kalmış yemeğini de çoktan soğutmuştu! Bir zaman o sustu, ben sustum. Sessizlik iyice derinleşmişti. Sadece boş bakışlarla ikimizde etrafa göz atıyorduk. Sessizliğin içinden durgun bir ses; “Ah kızım, şimdi köyümde, gençlik yıllarımda olmak isterdim! Ve başını hüzünle duvarda asılı olan ahşap çerçeveli resme çevirdi. En sevdiği can arkadaşı, aynı zamanda yeğeni olan Aladdin’e acıyla baktı.
Kendisini, bir ay öncesi, aniden kayıp etmişti, büyük sarsıntı geçiren dayı’m, zor bela kendine gelebilmişti. Halbuki daha düne kadar, genç delikanlılar gibi hayaller kurardılar. Yaz ayları Kayacık Köyünde gidecekler, buzlu rakıyı, yavaşça nehrin kenarında yudumlayacaklardı. Kendi elleriyle hazırladıkları mezelerin yanı sıra, ellerinde taşıdıkları pilli radyodan heyecanla, Samsun sporun maçını takip edeceklerdi. Bu muhteşem ikilinin buluşmasında, Aladdin ağabey, yanından ayırmadığı kavalıyla, en güzel sihirleri katacaktı rakılarına meze olarak. Her şey kısmet değilmiş insana, bu fani Dünyada! Gözünden yine inci taneleri dökülmeye başlarken, kısık sesle; “ Beni neden yalnız bıraktın Aladdin,” dediğini duydum.
Nedense, insan kaç yaşında olursa olsun, ölüme bir türlü alışamıyor! Herhalde ağır gelen, ebediyen ayrılık olduğundan! Karşımda oturan yaşlı adam, birikmiş bütün duygularını adeta ırmak olup taşırmak istiyordu, bense ağlamamak için direnmeyi bırakmıştım, bir yandan gözyaşlarımı siliyor, bir yandan not almaya çalışıyordum. Nihayet, Köydeki kutu gibi evlerine ve kardeşçe yaşadıkları neşeli günlerin anılarına geçtiğinde, gözümdeki yaşların dinmesiyle içimin ferahladığını hissettim. Maddi durumları sağlam olduğu kadar, bir düzüne de hayvanlara sahiptiler. En başta gelen At sevdaları, Ruhlarında ayrı yer alırdı. Bu yüzden, erkek kardeşler arasında, sınırsız serüvenlere sebep oluyordu. Sabah vakti, şafak sökmeden, Gani, Mustafa ve Dursun, deri yeleklerini sırtlarına geçirip, sivri uçlu çizmeleride kaslı bacaklarına giydikten sonra, sıralanmış atlara atlayarak, fırtına hızıyla güneşin doğuşunu takip ederlerdi, çılgın rüzgarın büyüsüyle. Engebeli yamaçlarda, taşlı yokuşlarda, dağın eteklerinde nerede olursa olsun, bir şimşek misali geçerek kükretirlerdi atlarını. Köy halkı heyecanın doruğuna kaptırmış kendini; “Geçiyor yine babayiğitler,” diye bağırırken yankılanırdı dört bir yan. “ Ya kızım,” diye bir edalı gülüş attı ki dayı’m. Sesindeki canlılıkla; yedi kızkardeşi’nin kendine nasıl şefkatle ve sevgiyle davrandıklarını ve en zor günlerinde hep yanında olduklarını da dile getirdi. Sonrası, yine hüzün sardı yaşlı bedeni, tüm duvarlar ona ayak uydurur gibi karardı bir anda. Boş bakışlarla başını yere indirerek; “ Tüm güzellikler, içten saflıklar hatta karşılık beklenmeden sunulan değerler eskide kaldı be kızım,” derken, sesi titremekteydi. Gri gözlerinde ise kurumuş olan damlalar, filizlenerek akmaya başlamıştı.
Başa döndük sanki, suskunluk her köşeyi esir aldı yine. Bir yandan, beynimde takılı kalan, hala beni içten içe dürten sorumdayım. Seher ne oldu? Derin bir nefes çektikten sonra, tüm cesaretimi toplayarak sorumu ortaya attım. “Dayı Seher ne oldu? Aşkınıza ne oldu?” Birden dizinde duran ellerini yorgunca kaldırarak masaya indirdi. Hüznün esirindeki, boğuk sesle; “Bak Olca,”dedi. “ Yüzümdeki kırışıklıklarla, derman kalmayan ellerimdeki bir ömür, aradan koca bir yarım asır, tam 50 sene geçti. Dursun aşkını kalbine gömüp, köyü terk edeli ömür oldu! AŞK YÜREKTE GENÇ KALIR! Unutma bunu güzel yeğenim.” Yavaşça titreyen elini dudaklarına götürerek, hayali bir sevgiliyi öptü sanki.“ Böyle bir Aşka, bir daha ömrümde hiç rastlamadım. Ve hak ettiğim gibi, sevgim için savaşmadığımdan, pişmanlığın acısını, yüreğimde hançer misali yıllarca taşıdım.”
Perişan olmuştum bir anda, içim bir başka acımaya başlamıştı, artık kalkıp gitmek istiyordum ama Dursun Yılmaz anlatmaya devam ediyordu. 2 sene önce, Köy meydanında olan evlerinin balkondan, eşiyle birlikte durmakta olan Seher’i gördüğünde, büyük bir şaşkınlık yaşar ve hemen koşarak meydana iner. Tek istediği, geçmişte kalan aşkına bir kez olsun sarılmaktır! Yanına yavaşça vardığında, Seher onu çoktan fark ederek, parlayan gözlerle zaten boynuna atılmıştı. O an ikiside Dünya’yı ve herkesi unutmuştu, hasretin kucağında, ağlamaklı gözlerle sıkıca sarıldılar. Kim bilir neler geçti içlerinden, zamanı geriye çevire bilseydik! Bir zaman sonra Dursun doğrularak, Seher’in hala güzel kalmış yüzüne sevgiyle bakar, ve kahverengi saçlarının, eskiden olduğu gibi, güneşin altında altuni renge bulandığını bir kez daha görür. Durgunca yapılan hal hatırın ardından, içinde oluşan boşlukla, Seher başı önde, eşiyle beraber meydandan yavaşça uzaklaşır. Üzüntüyü ve mutluluğu bir arada yaşarken, belki de son bir kez sarılmış, hasretini bir an olsa dahi dindirmenin sevinciyle mutluydu ve gitmekte olan Seher’i, kaybolana kadar arkasından bakarak, kalbinin derinliklerine uğurlamıştı.
Elimi, kalbimin üstüne sıkıca bastırarak, heyecan ve hüzün dolu sesimle ‘’hikayen bittimi?’’ diye bağırarak ayağa fırladım, boğazım düğümlenmiş gibiydi. Kendimi bir an önce dışarı atmak istiyordum. Islak gözlerin yanı sıra, tatlı bir tebessümle dayı’m yüzüme bakarak; “İnsan oğlunun hikayesi hiç bitermi kızım,” dedi.“ Ben içimde, yüreğimde kalan aşkımı anlatmak istedim ve özelliklede bunu yazmanı istiyorum, işin gücün rast gitsin’’ diyerek beni yanağımdan öptü. Bende onun yorgun yüzünü avuçlarımın arasına aldıktan sonra, çaresiz bakışlarla. “Zaman ilaçtır diye biliyordum Dayı’m. Meğer kendimi avutmuşum bunca zaman!” dediğimde, içime saplanan acının iyice benliğime yerleştiğini anımsadım. Ve kendim allak bullak, dolup taşan gözlerle sokağa attım. Gece tepeden, caddelere gürleyen yağmur bana merhaba dercesine gözyaşlarıma eşlik ediyordu sanki. Dursun Yılmaz’a olan üzüntümün tek tesellisi. Üçüncü eşi olan Mürvet yengemin, kendine şefkatle ve ilgiyle davranmasıydı. Bense yürüyorum, ellerim cebimde, yüreğim buruk. Karanlığa karışmış ıslak rüzgarın esintisiyle tüm kaybolan Aşklar gibi. Ağlayacaksın bir ömür ey gönül demek geçti içimden, sonrası karanlık!

OLCA BAL
26.11.2009 DÜREN

Bu Yazıyı Toplamda 1554 Kişi Okudu

This entry was posted on Perşembe, Aralık 17th, 2009 at 19:38 and is filed under Olca Bal, Öykü. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

2 comments so far

selcuk
 1 

Olca simdi okudum.Güzel ve hüzünlü bir öykü.Basarili oldugunu,öykülerini büyük bir heyecanla okudugumu daha önce belirtmistim.Bundan sonrada vakit buldukca her yazini takip edip okuyacagim.Kucak dolusu selamlar burdan.Basarilarin daim olur insallah.

Aralık 20th, 2009 at 21:48
selda
 2 

olca okumak anca kismet oldu cok da güzel olmus yazilarinin devabini isterim selamlar

Aralık 25th, 2009 at 01:30

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

insan

Yorumunuz