3
Nis

AYSUN SON KEZ AĞLIYORDU – Olca BAL

   Posted by: admin   in Hikaye, Olca Bal, Yazar

YAŞAM NE KADAR ZOR VE SEVMEK NE KADAR GÜZEL DEĞİLMİ

YAŞAM NE KADAR ZOR VE SEVMEK NE KADAR GÜZEL DEĞİLMİ

Canım sıkkın bu gün, bir hüzün çöktü içime, oturamıyorum bir türlü. ‘’Neden acaba’’ diyerek kendime sordum? Doğrusu aklıma gelen tek şey, sabah okula doğru yürüyen Tarık’ı görmem olur. O masum çocuğu her görüşümde, ister istemez bende etki bırakır ve benim maziye yolculuk etmeme neden olur! Annesi Aysun’u hatırlarım, eminim benimle birlikte, bu şehirde yaşayan birçok insanın hafızası, o talihsiz genç kızı unutmadı. Gerçi unutulacak gibi değil, insanın yüreğini paramparça eden anılar bıraktı yüreklerimize.

Aysun aşırı derecede güzel, uzun boyu, incecik ve zarif yapısı, çimen yeşili ışıldayan gözleri ile dikkat çekerdi. Öyle içten sıcacık gülümsediğinde, insanın sanki içi ısınırdı. Onu görenlerin ortak sözleri genelde hep aynı olurdu, ‘’Allah nazarlardan saklasın, bu nasıl güzellik, melek gibi güzel ve masum’’ derlerdi. Çünkü sahip olduğu yüzü kadar, ruhu da bir o kadar güzeldi, bir çocuk kadar temiz, içtiği su, yediği ekmek kadar saftı. Merhametliydi, iyilik doluydu ve herkesi kendisi gibi sanır, kötülük düşünmez ve kimseden kendisine kötülük geleceğinin hesabını yapmazdı.

Dört çocuklu işçi bir ailenin kızıydı, kardeşler bir odayı paylaşırlar, iyi geçinirlerdi, çünkü ailelerinden başka dayanakları yoktu. Anne ve babası yoğun iş temposu içinde, kendilerine bile vakit ayıramadan yaşarlardı. Güneş batmaya yakın, yorgun ve bitmiş şekilde eve gelirler, isteseler de çocuklarına gereken ilgi ve şefkati gösteremezlerdi. Tüm diğer ailelerin ortak derdi aynıydı, bir an önce para biriktirerek dönme hayalleri taşınırdı, dışarıda büyüdü çocuklar, daha doğrusu başıboş büyümek zorunda kaldı benim neslimin çocukları. Her birimizde kapanmazlar izler bıraktı, eksiklikler yarattı ve bedelini ağır ödeyenler de oldu.

Aysun gibi. Nice gençlerimiz bu bozuk düzende, başıboş büyüyerek, sevgiyi, ilgi, şefkati dışarıda aradılar. Tanımadıkları mutlulukların yaratılması kavgasında, sahte hayallerin cennetinde savrulup gittiler. Bütün gün iş ve sonrası evde, çocuklarının sorunlarını sormak bile akıllarına gelmezdi büyüklerin, kızım kimlerle arkadaş, nasıl bir arkadaş çevresine sahip, okulda nasıl, başarılımı yoksa okulda değimli? Bu sorular sorulmazdı çocuklara. Aileler oğullarının, kızlarının büyüdüğünün, farkında bile değil belki de.

Artık genç kızlığa adım atmıştı Aysun, serpildikçe serpiliyordu, mütevazı ve samimi olduğundan, güzelliğine iltifat edildiğinde utangaç bir tebessümle, başını yere doğru eğerdi, her genç gibi zamanını iyi veya kötü arkadaşlarıyla geçirmeye başlar, o sıralar tatlı dilli ve çok yakışıklı bir gençle tanışır. Delikanlı Aysun’a karşı, hızla hisler duyup, ilgi ve alakayla yaklaşmaya başlar. Elleriyle saçlarını okşayan, yüzünde parmaklarını gezdiren, sevgi dolu bir varlık bulur karşısında. İkisi de birbirine çok benziyordu, saf ve güzel yürekli insanlardı, ama ne yazık ki delikanlı manevi değerlerden yoksun yetişenlerden ve arkadaş kurbanı olarak, kanına beyaz zehir karıştırmıştı. Sevdiğinin kanına karışan zehirin farkına vardığında, çoktan gönlünü kaptırmıştı Aysun.

Bilmediği, hissetmediği duyguları, yüreğinde onunla yaşar ve böylece aşkının peşinde delice tutkuyla, sevdanın rüzgarına kaptırır kendini. Delikanlı sevdiği Aysun’un aşkı için ne kadar düzelmeye çalışsada başarısız kalarak, beyaz zehire her seferde daha çok bağlanır, kurtulamayacağını anladığında bile savaşını sürdürmeye devam eder. Aysun artık herkesin diline düşmüştür, bu kadar güzel ve dürüst bir genç kızın, böylesi bir delikanlıda ne bulduğunu, merak etmeye başlarlar? İşsiz, güçsüz bir serseri, bağımlı bir gençle, yaşadıkları sevgiyi onaylanmaz, böylesi bir insanı nasıl sever diyerek tepki koymaya başlar tüm çevre.

Birde iki gence sorsalar, yüreklerinde akan şelalenin mutluluk coşkusunu, içlerinde yaşanan hayatlarında ki ilgi ve şefkat den doğan sıcaklığı, anlamak istemezler. Belki de insanlar haklıydılar, belki de çok kolay bir yargılamaydı, ama iki genci gözlerinde büyütmüşlerdi, çocuksu ruh taşıyan, sevgi, ilgiden mahrum olarak büyüyen insanın, birbirinde buldukları bu duyguları nasıl yargılayalım. Gel de bu iki genci ayır, ya da ayırmak mı gerekir?

El ele vererek, dere boyu yürüdüler, çimenlere serilip gökyüzünü seyir ettiler. Öyle güzel düşler kurdular ki, yaşam tozpembe hayallerle dopdolu, her kese kulaklarını kapatarak, aşkın akıntısına bırakarak birleştiler, ruhları ve bedenleriyle. Bu güzel gün sonrası, kapkara günler kapıyı çalmaya başlamıştı ve sanki gelmekte olan felaketin ön haberini vermekteydi.

Aysun aşırı mide bulantıları yaşamaya başladığında, anlam veremez ancak artık dayanacak gücü kalmadığında, doktora gider ve hamile olduğunun haberini aldığında tüm dünya, ayaklarının altında kaymaya başlamıştı, sanki sudan çıkmış balığa döner. Yüzü kızararak, alnından sıkıntı dolu terler akmaya başladığında, ne yapacağını şaşırmış halde, ne yapacağını, kime sığınacağının korkusu içini doldurmaya başlar. Elini karnına götürerek ovarken, Doktor durumu anlayarak kendisine, ‘’iyimisiniz hanımefendi, bu habere pek sevinmediz galiba? Aysun korku ve panik dolu ruh dünyasının savrulması içinde, ‘’yo, çok sevindim aslında, habere hazır olmadığım için şaşkınım’’ diyerek, aceleyle ayrılır doktordan.

Aramaya başlar sevdiği genci, öfke ve korku dolu şekilde, içinden lanetler yağdırarak bulur ve konuşurlar. Gencin değil düzelmek, gittikçe kötüleştiğini görmektedir, beyaz ölümün pençesinde, her şeyiyle artık teslim olduğu gerçeğini kabullenir. Sevdiğinin yanından ayrıldığında, ‘’ailemden nasıl gizlerim, nasıl anlatırım bu sorunumu, beni mahvederler. Allahım ben nasıl çıkacağım bu durumdan, bana yardım et’’ diye dualar ederek, Türklerin toplu olarak yaşadığı mahalleye gider. Bir an bile, aklına gelmez bebeğini aldırmak, belki de aşırı merhametli oluşundan dolayı, bir cana kıymayı düşünemez bile.

Bu durum gizli kalmadığı gibi, hızla etrafa yayılır. Aysun, ailesinden korkarak evine gidemez hale gelince, arkadaşlarına sığınarak, onların yanında yaşamaya başlar. Zor günler başlamıştır, maddi ve manevi baskıların altında ezildiği günlerde, yaşadığı acıları uzaktan izleyen ailesinden haber gelir. Anne ve babası, kızlarının acılarını sessiz kalmayarak, evine dönmesini isterler. Evlat sevgisi ağır basarak, babası acısını içine gömer, kızına sahip çıkar. Olayı öğrendikleri günden beri, aile yıkılmış halde, acı ve gözyaşı içinde, ‘’bunu bize nasıl yaparsın’’ diyerek yaşamaktadır.

Zaman geçtikçe, yaşananlar babasının öfkesini çoğaltmakta ve çevrenin dedikoduları ve baskısı dayanılmaz hale geldiğinde, bir anlık öfkeyle hareket eder, gördüğü yerde, uzun zamandır yanında taşıdığı silahını çekerek, delikanlıyı vurur. Olay üzerine toplanan kalabalık, silahı elinden alarak, sakinleştirirler. Genç ise, kanlar içinde yerde yatmaktadır, yapılan müdahale sonrası kurtularak, tekrar yaşama dönderilir. Baba ise tutuklanarak, hapise atılmıştır.

Yaşamında ki acılarına, bir yenisi daha eklenmiştir, bu acılara dayanamayan Aysun, kardeşlerinin desteğiyle, iki odalı bir eve taşınır, acılarını göğüslemeye çalışır. Sorumlu olduğu karnında ki çocuğu için, ayakta kalma mücadelesini sürdürme kavgasında, kapanmıştır evine. Utanç ve pişmanlık dolu, yaşananlardan kendini sorumlu tutarak, vicdan azabı içinde, acılarına katlanma çabası, bütün beden ve ruh sağlığını da bozmuştu. Babası için vicdanında ki yükü ağırlaştıkça, ölüp kurtulmak ister. Defalarca düşünür, son vermek istediği yaşamına tek engel, masum bir cana da kıymak zorunda olması, defalarca ölümün kıyısından döner. Tek çaresinin, çevre ve içindeki kendisine katlanmak olduğunu fark etmesiyle, çaresiz kalarak yaşama tutunmaya başladı.

Sevdiği erkek, hastaneden çıktığı zaman, şikayetci olmadığını, olayda kendisinin suçu olduğunu söyledi, ailede iyi bir avukat tutunca, babası yedi ay sonra hapisten çıkar. Aysun, çok korkup çekinse de, babasının hasretine dayanamayarak, karnı burnunda kapısını çalar. Babası da, hasretle kızını kucaklar, bağrına basar, kızının pişmanlık ve hasret dolu gözyaşlarını elleriyle silerek, gülümser. Aysun, uzun zamandır unuttuğu gülümsemesi ile babasına, ‘’beni affettin mi baba’’ diye sorar. Babası, hapishane günlerinde binlerce kez, aynı soruyu sormuş, devamlı düşünmüştü. Babası hüzün dolu bir sesle, ‘’biz çocuklarımızın başında olamadık, en az senin kadar bizde suçluyuz yavrum, bana söz vereceksin, torunumuzun hep başında olacaksın ve söz veriyorum ki sana, yaşadıkça torunumun başında olacağım’’

Tüm yaşananlara rağmen, aile giderek toparlanır, neşe tekrar eve gelir, sohbetler artık gelecek çocuk üzerine oluşarak, gelişi sabırsızlıkla beklenmeye başlanır. Her şey iyide, Aysun’un içinde fırtınalar esmekte, çocuğunun babasına duyduğu hasretinde, sevdiği erkeğe özlemle dolmaktaydı. Bir gün karşılaşsa, erkek aylarca kayıp oluyor ve sonra ortaya çıkıyordu, nerede, nasıl yaşıyor, kimseler bilmiyordu? Beklide bilerek yapıyordu, sevdiği kıza zarar vermemek için uzak duruyordu. Belki oda kendince bir özlem çekiyordu, kim bilir? ‘’Görünen köy kılavuz istemez, kendinden ne köy, ne de kasaba olur’’ anlayışındaydı belki de!

Nihayet o gün gelmişti, Aysun nur topu gibi bir erkek evladı dünyaya getirir ve adını Tarık koyar. Bütün aile heyecanla bebeğin başına dizilerek, sevgi dolu bakışlarla seyir ederler. Bir yandan ise, anne ve babanın gözlerinden, sessizce gözyaşları süzülür. Bir birine bakarak, aynı şeyleri düşünürler, ‘’keşke bu güzel anı, torun sahibi olmanın bu güzel sevincini, uygun şartlar altında yaşaya bilseydik.’’ Duygusallığı bir kenara bırakarak, torununa sevgiyle kucak açarak, ilk günden bağırlarına bastılar.

Çevredeki insanlar ve dost olanlar durumu anlayışla karşılayıp, bu yaşanan dram ve sevgi dolu şefkat paylaşımına destek olmak yerine, yaraya tuz basarcasına aileyi kınar tutum sergileyerek, ağza alınmayacak hakaret ve aşağılamalarla, devamlı konuşmaya devam ettiler. Bütün bu yaşanan acılarlar ve dedikodularla, Aysun’un ruh sağlığı da tekrar bozulmuştu. Dedikodular yüzünden sokağa çıkamaz hale gelerek, tekrar eve kapanmıştı.

Keşke insanlar ailenin yaptığı ve tüm anne ve babaların yapması gereken o büyüklüğü görebilse, sevgi dolu davranışı göstermekle, ailenin doğru davranışı sergilediklerini anlaya bilselerdi. Anlayamadılar, toplum namus adına şiddet ve kan istiyordu, dökülen kan ve yaşanan acılar yetmemişti, toplumun namusu adına çocuk ve genç kızla, delikanlının fermanı verilmişti. Toplumsal töre emretmiş ve aile uymamıştı.

Aile tüm dedikodulara rağmen, torunu kucaklarında sağır ve dilsiz dolaştılar. Kimse kendi çocuklarına gereken ilgi ve sevgiyi veremediklerini anlamadılar mı? İnsanların değişime açık olması, hatalarını görerek ders çıkartması kadar güzel, ne olabilirki bu dünyada. Sevgi ve anlayışla yaklaşımın ne zararı olabilir, sorunları azaltmaktan ve güzellikler yaratmaktan başka. Aile olumsuz davranışları yok sayarak, birlikte kendi dünyalarını kurmaya çalışıyorlardı.

Zaman akıyordu, Tarık emeklemeye başlamıştı, Aysun’da oğlunu seyir ettiğinde, sevgi dolu gözler bakarak, gelecekle ilgili kaygıları yoğunlaşıyordu. Artık ona bakmakta da zorlanıyordu, büyütmeyi istese de başaramıyordu. Sağlık olarak ta kötüleşmekteydi, elden ayaktan düşmekte ve giderek çocuğuyla da gerektiği kadar ilgilenemez duruma düşmüştü, oğlunu ailesine bırakmaya karar verir. Tarık’ı ailesine getirdiğinde, durumun farkında olduklarından ses çıkartmazlar. Zaten dedesi de hep evdeydi çünkü işine son verilmişti.

Aysun gittikçe kötüleşerek, kendine olan güvenini kayıp etmekteydi, iki odalı evinde kendi dünyasındaki yalnızlığa bürünürdü. Bir zamanlar, canını verecek kadar sevdiği delikanlının yanında olmaması, ondan aylarca bazen yılda birkaç defa haberi bile zor alması, yüreğinin en büyük acısıydı. Sağlıklı olsaydı düşünmezdi belki de, ya bir gün bir yerde can verirde, ölüm haberini alırsam diyerek, korkularına korkular eklerdi. Günler ayları, aylarsa yılları kovaladı ve Tarık 4 yaşına girmişti, bu yıllar içinde yaşadıkları ve sevdiği erkeğin yaşattığı acılarda eklenmişti kamburuna.

Ne yazık ki acıları daha bitmemişti, dayanılmaz ağrılar içinde kıvranmaya başlamıştı, artık katlanamaz duruma geldiğinde, çaresiz kalır, evinde kurduğu hapishanesinden çıkarak doktora gider, hastaneye yatırılır ve günler süren tetkiklerden sonra teşhis konulamaz ve görünürde herhangi hastalığınız yok denilerek, 1 hafta sonra, evine tekrar döner. Tüm çabalarına rağmen, iyileşmediği gibi daha da kötüleşir ve çaresiz baba evine sığınır, günlük yaşamını bile sürdüremez hale gelmiştir. Aile çektiği acıları görerek, etrafında kenetlenirler. Ancak acıları dinmediği gibi, daha da çoğalması üzerine, tekrar hastaneye yatırmak zorunda kalırlar.

Aysun’un o çarpıcı güzelliğinden eser kalmamış, gün geçtikçe gül gibi solmakta, güneşin altında ki kar gibi erimektedir. O çimen yeşili, ışıldayan gözlerinden bir eser kalmamıştı. Aysun zorlukla oynattığı dudaklarından, ‘’anne, ben ölecek miyim? Bu acı artık dayanılmaz oldu, katlanamıyorum,’’ feryatları sık duyulmaya başlar. Baba panik içinde ‘’ bu böyle olmayacak, avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor kızım’’ diyerek, oğlu Recebi arar, ‘’yetiş’’ der. Aysun’u başka hastaneye götürürler, hepsini telaş almış, bütün aileyi korku sarmış dır.

Yatağında oğlu Tarık’ın adını sayıklayarak, ‘’yavrum sana annelik yapamadım, haksız davrandım sana, gereken ilgiyi gösteremedim, beni affet yavrum,’’ oğlunu hayal ederek çoğu zaman, ‘’seni babasız dünyaya getirmekle, sana en büyük haksızlığı yaptım,’’ sağlığı daha da kötüleşmiş ve acıları artık katlanma sınırlarını çoktan aşmıştı.

Ailesi artık Aysun’dan ümidini kesmişti, onun son arzusunun, sevdiği delikanlıyı görmek olduğunu bildikleri için, aramaya çıktıklar. Tüm çabalarına rağmen onu bulamayarak, son umudunu da kayıp etmiştiler, ölüm döşeğinde bile, sevdiğinden ayrıydı. Aynı günlerde, en sonunda teşhiste konulmuş ve daha 24 yaşında olmasına rağmen, gizli akciğer kanseri olduğu anlaşılmıştı. Doktorlar, artık son zamanlarını yaşadığı, hastalığın çok geç teşhisi olduğu için, tedavi olmasının mümkün olmadığını belirtirler.

Artık konuşamaz haldeydi, en son söylediği ‘’oğluma iyi bakın, onu yalnız bırakmayın ne olur baba, anne,’’ olmuştu. Bütün organları durmuş ve bitkisel hayata girmişti. Artık makineye bağlı olarak, son anlarını yaşamakta ama kapalı gözlerinden devamlı yaşlar akmaktaydı. AYSUN SON KEZ AĞLIYORDU.

Kendisini ziyarete gelen iki kız arkadaşı, duruma dayanamayarak, hastaneden ayrılır ve arabayla yolda giderken beyaz bir güvercini ezerler, ikisi de birbirine bakarak, ‘’ Aysun öldü’’ diyerek ağlamaya başlarlar ve o an cep telefonu çalar ve kız kardeşidir arayan, ‘’Aysun’u kayıp ettik, o artık yok’’ der. Abisi Recep acısından delirmiş, odanın camlarını yumruklayarak, kırmaktadır. İki kız kardeş birbirine sarılarak, acı içinde şaşkın, donmuşlardı sanki. Anne ve baba tükenmişlerdi, yaşamda en büyük acılardan olan, evlat acısıyla sarsılmışlardı.

Aysun’un acı haberi duyulduğunda, insanlar yaptıkları dedikodulardan utandı, vicdan sahibi olanlar pişmanlık duyarak, gözyaşı dökmeye başlamıştı. Bu acı olay çok insanı etkilemişti, Çok insan aynı sözü söylemeye başlamıştı, ‘’tövbe Allahım, bir daha bir genci kınarmıyım, söylediklerimden dolayı Allahım, sen beni affet’’ diyordu. Hani derler ya, ‘’ her şerde bir hayır, her hayırda bir şer var.’’ Akın akın başsağlığına gidildi, ailenin acısı paylaşıldı, samimi olarak sahip çıktılar insanlar, oysa bunlar dün kınayan insanlardı.

Delikanlının haberi de olmuştu, koşarak Aysun’un babasının evine gider, kapıdan hızla içeri girdiğinde, konuşmadan ruh gibi dikilmeye başlar. Tüm aile ve taziyeye gelenler, acı içinde sessizce seyir etmektedirler, gözleri dışarıya fırlayacak gibi, acı içinde sabit bakmaktadır. Acıları büyük olsa da, gencin acısı yüreklerini parçalar, baba kalkarak, gencin yanına giderek, ‘’oğlum, istediğin zaman Tarık’ı görmeye gele bilirsin, kapımız sana her zaman açık.’’ Delikanlı ayakta dikilmekte ve konuşmadan, duvar olmuş, suskun boşluğa bakmaktadır. Uzun bir zaman dikildikten sonra, hiçbir şey konuşmadan, geldiği gibi gider.

Ortalık durulduğunda, akrabalarında kalan Tarık, tekrar eve getirilir. Aysun’un kendi evi boşaltılmış ve eşyaları taşınmıştı, Tarık gördüğünde, eşyaların yanına giderek, elleriyle sevmeye başlar, dedeye dönerek, ’’dede, bunlar annemin, ama o çok uzaklara gitti değil mi? Annem hiç gelmeyecek’’ dediğinde, dede acı içinde sarılarak, ‘’artık o yok, ama biz varız kuzum,’’ ağlamaya başlar. Tüm ailenin tekrar hayata dönmesi, 3 senelerini almıştır ancak onları hayata döndüren, kanı canından emanet olan Tarık’tır. Çimen yeşili gözleriyle tıpkı Aysun’a benzeyen bir aslan parçası olarak büyüyerek, Aysun’un acısını hafifletti ve ailenin yaşam kaynağı oldu.

Bir gün delikanlı, Tarık’ın doğum gününde ziyarete gider, eğilerek Tarık’ı sıkı sıkıya sarılır, annesini hatırlatan gözlerine baktığında dayanamaz, uzun zamandır biriktirdiği gözyaşlarını, yağmur gibi yağdırmaya başlar. Bu pişmanlık ve hüzün yaşlarıdır, yanaklarından süzülen. Tarık babasının elinden tutarak, ‘’ağlama baba, annem Melek’miş, artık bize o göklerden bakıyor, gitmeden bana, bu ayakkabıları aldı, ne güzel değimli.’’ Babasına sevgi dolu gözlerle gülümseyerek, ‘’ baba, bir daha gelecek misin?’’ diyerek sorar, oda ‘’bir dahaki doğum gününde geleceğim’’ diyerek söz verir ancak hiç gidemez. Bir zaman hapislerde yatar ve sonrada kayıplara karışır. Hala nerede olduğu, yaşayıp yaşamadığını kimse bilmemekte, bir daha haber çıkmaz. Tarık hayal, meyal olarak hatırlasa da anne ve babasını, onları hiç unutmadı, hafızada kalan küçücük hatırları bazen sevdiklerine anlatmaktan zevk alıyor. Bu gün geriye baktığımda, hala onun eşsiz güzelliğini hatırlarım. Anılarımda çimen yeşili parlayan gözlerini ve yüzünde ki çekingen tatlı tebessümünü yaşarım.

Bu hikaye gerçek yaşamdan alınmıştır. Tarık şu an 11 yaşında ve Aysun’un ailesiyle yaşar, kendisi şefkatle ve ilgiyle büyütülmektedir. Aysun 27.07.2001 tarihinde saat 18.45’de vefat etmiştir.

OLCA BAL
29.03.2009 DÜREN

Bu Yazıyı Toplamda 461 Kişi Okudu

Tags: , ,

This entry was posted on Cuma, Nisan 3rd, 2009 at 17:27 and is filed under Hikaye, Olca Bal, Yazar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

One comment

sinem
 1 

hikaye cok dounkali birde gercek hayatandan alindigi düsünülünce insan kendi aglamaktan ali koyamiyor… Hepimizin Almanyada büyümenin neler bizlerden aldigini götürdügünü biliyor ve yasiyoruz. Hangi birimiz iki ülkenin iki farkli kültürün arasinda yetismenin zorluklarini gün be gün yasamiyoruz ki… Allah hepimizin yaninda olsun ve cahil insanlarin siddetinden bizleri korusun… Yazik Gencecik bir kiz neler yasamis ders olsun yargilayan ve bundan sonra büyüyecek genclerimize…

ilkayin kuzeni Sinem

Haziran 3rd, 2009 at 13:24

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

hayat

Yorumunuz