Archive for the ‘Psikoloji’ Category

YAŞAMIN ÇELİŞKİLERİ OLARAK GÖRDÜKLERİMİZ, KENDİ İÇ ÇELİŞKİLERİMİZ(Mİ)
YAŞAMIN ÇELİŞKİLERİ OLARAK GÖRDÜKLERİMİZ, KENDİ İÇ ÇELİŞKİLERİMİZ(Mİ)

Uzun seneler süren Din ve inançlar  araştırmalarımı, kısa olarak topladığımda: Hepsinin temelinde Sevgiyi ve hoşgörüyü buldum.
Günümüz koşullarında, insanın kendini bulması, imkânların çok olmasına rağmen daha zor. Teknoloji asrında, insan kendine çok uzak kalmış. Yaşadığımız şartlar, okul, devlet sistemi insanı kendisinden uzaklaştırmış. İnsanların %90 telaş ve  koşuşturma içinde. Kendileri için nerdeyse hiç zamanları yok.
İnsanları bazı şeylere bağımlı yapabilmenin en iyi yöntemi de kişiyi kendinden uzak tutmaktır. Kendinden uzak olan kişi, kolayca bir şeylerin bağımlısı olur ve Sanayi sistemi bunu çok iyi yapmaktadır. İnsanlar; aşırı tv, alkol, sigara, araba bağımlısı olmuşlardır ve bundan da sistem çok iyi kazanmaktadır.
Tasavvuf dünyası, yaşadığımız mantıksal dünyanın tersine,  duygu ve sır dünyası.  Tasavvuf da imkânsız diye bir şey ve zaman kavramı da yok. Her türlü sorunun cevabı mevcut
Mantıksal Dünyamızda, gerek aile, gerek okul, gerekse günlük yaşantımızda, bize öğretilenin tam tersidir Tasavvuf dünyası.
Her şey sende düğümlenir, her şey sende çözümlenir”
Var oluşun temel kuralları; sevgi, hoşgörü ve affetmektir. Aslında bütün inançlarda temelinde bunu anlatır. Sevgi sonsuzdur ve sevgi paylaştıkça çoğalır.   Birçok hastalığın ilacı da affetmektir. Bütün bunları anlayabilmek için kişi kendini tanımak zorundadır.
İnsan kendi isteklerinin tutsağıdır!
Yaşadığımız Anadolu topraklarında asırlardır sayısı belirsiz Ermiş, Evliyalar gelip gitmişler ve hepside, Tasavvuf diliyle Kamil insan olmayı öğütlemişler.

“Her ne ararsan, kendin de ara…. (H.B.Veli)Read the rest of this entry »

YALNIZLIĞIMI SAKLADIM ACILARIMA, SEN ACIMSIN SEVDAM YALNIZLIĞIMDA(MI)
YALNIZLIĞIMI SAKLADIM ACILARIMA, SEN ACIMSIN SEVDAM YALNIZLIĞIMDA(MI)

Seratoninimi kaybettim, gören olursa lütfen bana haber versin. Hani şu mutluyken salgıladığımız hormon.. İşte onu kaybettim.. En son elimde paspas ile yerleri silerken, kovanın dibinde görmüştüm.. Şimdi yok.. Bulamıyorum.

Haklısınız, adımı, kim olduğumu söylemezsem; gördüğünüz seratoninin, bana mı bir başkasına mı ait olduğunu nerden bileceksiniz, diyelim ki benim, bana nasıl haber vereceksiniz? Adım Nalan.. Depresif Nalan… Sürekli depresyondayım.. Bana kısaca Depna diyebilirsiniz.. Ama bir dakika.. Dafne’nin hikayesini biliyorsanız, Dafne yani Defne diyin isterseniz.. Bilmiyor musunuz? O halde bir dakikada anlatıvereyim; “DAFNE özgürlüğüne alabildiğine düşkün bir kızmış, tanrı Apollo ona sahip olabilmek için hep peşinden koşmuş. DAFNE ise hep kaçmış. Tam Apollo onu yakalamak üzere iken, toprağa kök salıp bir ağaca dönüşerek, kendini kurtarmış. ” Güzel hikaye değil mi? Bence de.. Bana Defne diyelim. Gördüğünüz gibi, mitolojiden hormonlara kadar, her konuda bilgim var. Ne işine yarıyor derseniz, çok da işime yaradığı yok. Sadece depresyonumu biraz daha tetikliyor.

En son gittiğim doktor, ilaçlarımı değiştirdi ve “kendine hobiler bul, mesela çiçek dik, ev temizle, yeni arkadaşlar edin, kendini boş bırakma yani..” dedi. Çiçeklerim var ama yeni arkadaşlar edinmeye hiç takatim yok.. Bu yüzden ev temizliğine vurdum kendimi.. Jel şeklindeki çamaşır suyunun içine, güzel kokulu bir deterjan koyup da, yerleri paspas sopasıyla dans edercesine silerken, yüreğim hafifliyor. Kovayı sildiğim yerin önüne getirmeyi unutuyorum, bulana dek sildiğim yerleri yeniden, yeniden silince de zaten sorunlarımı unutuyorum. Kovayı bulduğum anda, seratonin seviyem yükseliyor, mutlu oluyorum. Read the rest of this entry »

21
Mar

ZÜHAL – Olca BAL

   Posted by: admin Tags: , , ,

HERKES MUTLULUĞA LAYIKTIR ÇOCUĞUM, SEVGİ ŞİDDETİ YENECEK BİRGÜN
HERKES MUTLULUĞA LAYIKTIR ÇOCUĞUM, SEVGİ ŞİDDETİ YENECEK BİRGÜN

Canım, canım Zühal’im, nerelerdesin bebeğim. Yıllardır elimde kalan, çocukluğundan kucağımda oturduğun resmin var. Renkleri bile soldu, yıprandı fotoğrafın. 15 senedir her gün elime alıp, uzun uzun baktığım, acaba seni sokakta görsem tanırmıyım diye düşündüğüm Zühal’im. Nereden tanırım seni, resimde 5 yaşındaydın, kocaman kadın oldun şimdi, kim bilir ne kadar güzelsindir. İzini bir bulabilsem, teyzen seni çok aradı bebeğim. Artık hasretin dayanılmaz oldu, acı bağladı yüreğimi, nerelerdesin canımın içi.

Ne doğduğun günü unuttum, nede seni kollarımda gezdirdiğim günleri, ismini bile ben seçmiştim sana. Seni sevmekten, şımartmaktan başka bir şey bilmezdik. Ailenin neşe kaynağı idin. Kocaman boncuk gibi ela gözlerin vardı. Kirpiklerin upuzun, yanakların al al olurdu güldüğünde. Köfte dudakların, beline kadar simsiyah, uzun saçların vardı. Her gün tarardım saçlarını, çok severdin bana saçlarını taratmayı, beni gördüğünde ilk yaptığın, tarağı kapmak olurdu, elime vererek kucağıma otururdun.

Seni bir gün görmesem, deli gibi özlerdim, ertesi sabah koşarak sana gelirdim. Bir tane Zühal’im, baban vefat ettiğinde 2 yaşındaydın. Rahmetli enişte, nadir bulunan değerleri taşıyan, çok iyi bir insandı, üstünüze titrerdi. Sizi mutlu edebilmek için, uğraşıp dururdu, ne yazık ki kanserin pençesine düştüğünde eridi, gitti 6 ay içinde. Babanın yokluğunu sana hissettirmemek için, ben, babam ve annem seni el bebek, gül bebek büyüttük. Read the rest of this entry »

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

Toplumsal gelişim ve dönüşüm sırasında ikilem yaşayan insan, kendisinde her zaman beklentileri sınırlayarak, umutla umutsuzluk arasında gel git’ler yaşar. Tanrı başlangıçtan itibaren, tüm oluşum ve dönüşüm aşamasında toptan ret etmeyi isterken, eski dinsel yapı kurumsal olduğundan dolayı eskiye, atalarının inançlarına bağlılığı dayatmaktadır.

Eski dinsel yapı, var olan sistem ile geleneksel bağlar oluşturduğundan dolayı, mevcut sistemin tüm sınıfları ile köklü bağlar oluşturmuştur. Sınıfların içerisinde ezilen sınıflara, tanrı adına sabır ve tevekkülü dayatırken, hakim sınıfların varlığının devamında aktif rol almaktadır. Bunun nedeni, potansiyel tehlike olarak görülen ezilen sınıfların sistem içinde aktif olmaması için, iktidar araçlarında temel güç olan, yönetim erkindeki ayaklarından birisi olarak, din sadakatın devamından sorumlu olmakta. İnsanın sadakatını oluşturmak için korkularının ve ödülünün dengelenmesi gerekmektedir. İnsanın temel korkularının ayrımında, insanın varlık nedenleri sorgulanmakta aslında. Ölüm korkusu ve sonrası temel korku. Yoksulluk ve sonrası yaşamının devamı için yaşamak korkusu, ikincil ve temel korkusu. Üst kimliğe tabi olarak yaşamak ve onun dışına atılmak korkusu, üçüncül ve temel korkusu olarak varlığını sürdürür.

Tanrı insanlardan aktif katılım ister, eski dinsel yapıya karşı baş kaldırarak direnmeyi önerirken, aslında var olan sistemin kendisine baş kaldırı ve direnmeyi istemekte. Burada temel sorun, insanların var olan dinsel tüm eski öğretilere, baş kaldırmak zorunda olmayı mutlaka dayatması. Sadakat karşısında ihaneti dayatırken, temel olarak ta özgürlüğü baş olay olarak koymaktadır. Nereye kadar, eski yapısal dinin yıkılarak, yerine yenisini koyuncaya kadarki süreç içerisinde, sonrasında dinle tanrı arasındaki süreç arasında uzaklaşma başlamakta. Tanrısal irade yerini giderek kurumsallaşan dine bıraktıkça, dinle tanrı arasında ayrım belirginleşerek, din kurduğu yeni toplumsal sistemle bütünleşerek, yeni hakim sınıflarını yaratmaya devam etmekle toplumsal alt üst oluşu tamalar. Read the rest of this entry »

VE ŞİDDET YARATTI ŞİDDETİ,KORKARAK SEVGİNİN GÜCÜNDEN.

VE ŞİDDET YARATTI ŞİDDETİ, KORKARAK SEVGİNİN GÜCÜNDEN.

Anlayamadığım yalnızlıkla kıvranmaktaydım, beynimin içinde çatışma sesleri, sağır odalarda, hapis olmuşlar gibi, tükenmiyordu bir türlü. ”Neden böyleydim, anlamak istememe rağmen, anlayamıyorum. Geçmiş sislerin ortasında, belirsiz bir dünyanın, bende yansımaları sanki. Bazen Zebani’ler olmadığında, okul görüyorum, zil seslerini bir orada seviyorum. Benim ismim ne acaba. Boş ver bakalım.” Tedirgin bir tavşanın ürkekliği ile baktı, karşısında oturan Ayla’ya. Yavaşça, ayaklarını çekti karnına doğru, sırtı kamburlaştı.

”Birazdan beni, yine götürecekler mi? Hayır! Artık içerde değilim ki! Ben özgürüm artık, olacağım kadar özgür. Sahi özgürmüyüm? Dışarda olduğuma göre, canımın istediği yere gitme hakkı, benim ayaklarımda olduğuna göre, özgürüm! Değilmi ama, adam ne diyordu, ”insan olmak, ya da olmamak” diyordu değilmi, yine karıştırdın Ali Rıza, yine karıştırdın. Bu aralar, Ayla’nın dediği gibi ”sen hep karışıksın,” öyleyim, inkar da etmiyorum. Yani! Çıkıp bağırmak istiyorum, avazım çıktığı kadar, gene içeri alırlar diyerek korkuyorum. Korkmak ayıpmı, ayıp, erkek adam korkarmı, korkar tabi, Zebani’ler insanmı sanki, uzaylı adamlar var hani, insan kılığında, onlar gibiler. Bakıyorsun senin gibi, yok Ayla, onlar senin gibi olamazlar, sen sevgi dolusun, olsa olsa benim gibi. Gene olmadı işte, benim gibi olsalar, ben onlar gibi olurum. Onlar nedir acaba? Ayla’da bana hep, Ali Rıza diyor, ama o kim? Beni eski bir sevgilisi ilemi karıştırıyor.”

Biraz düşündü, gözlerine baktı uzunca, tedirgin bakışlarını yakaladı Ayla’nın, ”benden çok korkuyor, neden acaba, Zebaniler’in elindeyken bile insana kıyamaz, döv dediklerinde, o gencecik insanlara vurmazdım, kapanırdım içime, azmı dayak yedim Zebani’lerden. Ben nasıl kıyarım sana Ayla.” Read the rest of this entry »

7
Şub

MATRUT – SAVAŞ ÇELİKER

   Posted by: admin Tags: , , ,

NEFRETİM VE YALNIZLIĞIMA TUTUNDUM

NEFRETİM VE YALNIZLIĞIMA TUTUNDUM

Matrut çok çirkin, tıknaz ve takoz gibi bir adamdı. Kendi görüntüsünden kendi de hoşlanmazdı. Çirkin olduğunu biliyordu. Bu nedenle aynalarla arası hiç iyi değildi. Evinde hiç ayna bulundurmazdı. Sadece aynaları değil, geceleri görüntüsünü yansıtan camları da sevmezdi. Evinin salonunda, banyosunda, mutfağında, tuvaletinde, kütüphanesinde, holünde, çatı katında ve hiç bir odasında ayna olmadığı gibi, camı olan herhangi bir kapı da yoktu. Pencereleri ise artık beli bile tutmayan, iki büklüm hale gelmiş; ama yüzünde, hüzünle karışık bir sevecenliği hala koruyan, yaşlı annesi örter ve açardı. Bütün pencereleri kapatmak, açmak; akşamları bütün pencerlerin perdelerini çekmek, gündüzleri yeniden ama bu kez tersine doğru çekmek ve bütün bunları yaparken, oğlunun pencerelerle karşılaşmamasına dikkat etmek, yaşlı kadını çok yoruyordu. Bu işlere bir türlü alışamamıştı, alışamıyordu…

Boyaları solmuş, iki katlı büyük, eski bir villada oturuyorlardı. İki kişiydiler: Annesine hiç benzememiş, babasından daha çirkin bir oğul ve artık ömrünün akşamına gelmiş yaşlı bir ana.. Bu yaşlı kadın pencerelerle uğraşmak bir yana, evin bütün işleriyle de ilgilenmek zorundaydı.

Haftada bir gün üstünkörü temizlik yapmak, her öğün aynı yemekleri pişirmek, kirden kaskatı kesilmiş çamaşırları tarihe karışmış ve içindeki bütün aletleri oraya buraya fırlatıyormuş gibi, ‘takara…tukara’ diye sesler çıkaran çamaşır makinasının içine atmak. Bütün tabak, kaşık, çatal, kirli hale gelinceye kadar, bekledikten sonra onları yıkamak…. Her şey, ne varsa onun eline bakıyordu. O, ak saçlı, iki büklüm, buğday tenli, mavi gözlü yaşlı kadın, yllardır bu işleri yapmaktan bıkmıştı. Read the rest of this entry »

huzunKoşarak uzaklaşmaktaydım, ayak seslerim kaldırımda yankılanırken, sanki birazdan, bir bir çıkarak köşelerinden, Zebaniler beni götüreceklerdi cehennemin gayya kuyularına ve beni zamanın olmadığı diyarlara hapis edeceklerdi. ”Ben, gökyüzünün olmadığı yerde nasıl yaşarım, yeşilin olmadığı, çocuk seslerine, kuş seslerinin karışmadığı. Yok oğlum, hapis hayatı seni yiyip bitirmiş, beton diyarının koynundasın, çıktığından beri kaç kez gittin ormana. İçerdeki hayallerine ne oldu, koşacaktın uçsuz bucaksız bozkırda, yılkının asi küheylanı gibi, rüzgarı hisedecektin terinin buğusunda. Burun deliklerin kömürcü körüğü gibi, yalımlar saçacaktı ve korkacaktı Zebaniler o dehşetli hızından ve hiç bir süvari yetişemiyecekti sana, hiç bir kement ve kurşun.” Gerisine dönerek baktı, çoktan kayıp olmuştu arkasında bıraktıkları, nefes nefeseydi, ”oh be rahatladım, ne kolaymış konuşmak ve anlatmak iç sıkıntını.”

Nereye gidecektim sahi, evin son kirasını ödemiştim ve cebimdeki para otelede yetmezdi ve kalmıştım ortada. Gidecek yerleri düşündüm, ama öyle bir yerde yok, ne yapmalı şimdi. ”Ve adam parasız ve çaresizdi, aklına son aşkı geldi ve aşka teslim olmaya, sevdiğine gitti, hadi be yüzsüz şarlatan seni, yine süsledin yalanlarını, sinir oluyorum senin bu tavrına. Bak gördünmü, sende Ayla’laştın, gerçekçi olmak adına, hep saçma sapan dürüstlük. Geçer akçemi bu yaptığın, ev sahibinin parasını öderken beni dinledinmi? Dışarda kaldık, hadi bakalım, barınak bul bana bay dürüst.” İçindeki sesi dinledi, suskunluğuna gülümsedi, ”ha şöyle adam ol biraz, paşa paşa aşkım Ayla’ma gideceğiz, sen karışma, ben hallederim.”

Taksiye binip binmeme arasında ikilemde kalsada, öbürünü mutlu etme adına, yürümeyi tercih etti. ”Fazlada uzak değil hani,” içerde saatlarca yürürde yorulmazdı, çıktığı günden beri bir hal olmuştu bacaklarına, ne çabukta yoruluyordu. ”İhtiyarladı galiba” diye düşündü, ”kaymakam, vali olacaktı bu bacak, ülkeye barış ve adaleti getirecekti, yorgun bir deliyi taşıyor. Kapıda açılmaya bilirdi, dışarıda mevsim sonbahar ve bu şehirden gitmeli” derken, kalmaya karar vermişti. Belkide Ayla’dı sebeb, çıktığından beri o kadar çok şehir dolaşmış ve o kadar çok yerden apar topar kaçmıştı. Hep takip edildiğini ve tekrar o cehenneme götürüleceği korkusu, yer etmişti beyninin tüm kıvrımlarına. Read the rest of this entry »

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

Barış
Çocuğun gördüğü düştür barış,
Annenin gördüğü düştür barış,
Ağaçlar altında sevdalıların,
Sevda sözleridir barış;
Gözlerinin içinde,
Uçsuz bucaksız bir gülümseme
Elinde yemiş dolu bir zembil
Ve alnında ter tomurcukları,
Pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi;
Akşam üstü eve dönen babadır barış,
Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
Ağaçlar diktiğimizde
Havan mermilerinin kazdığı çukurlara;
Yangının kavurduğu yüreklerde
İlk tomurcuklarını açarken umut
Ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
Yana dönüp
İçerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış… Read the rest of this entry »

4avDeğerli okuyucularım, sizlerle Rüya dergimizin, ‘İnsan Can’ köşesinde, – alışılmışın ötesinde-, insan ve insanî konular hususunda fikir alışverişinde bulunmaktan dolayı tatlı bir heyecan ve derin bir mutluluk hissediyorum. “İnsan Can” yazı köşemde; gerek bilimsel, gerek metafizik konulara temas ederek, insan psikolojisi, insanoğlunun soy, inanç ve kültür tarihi, güncel hayatımızda karşılaştığımız sorunlar, sorunları çözmeye yönelik metotlar ve yüreğimizde beslediğimiz duygularımıza doğru birer ruhî yolculuklar yapacağız.

Sevgi, Sanat ve İnanç aslında bilimsellik ile açıklana mayan olgular olarak kabul edilmektedir. Özellikle ‘inanç’ konusu geçmişte bilim dünyası tarafından kale alınmamış ve bu tür konular büyük bir oranda dinlere endeksli kalmıştır. Yüzyıllardır bilim, araştırmalar ve geliştirmeler sayesinde insanlığa teknolojik harikalar kazandırabilmişse de, ne var ki; asıl insanın kendisinin ilerlemesinde o kadar da faydalı olamamıştır ve hatta insanın bazı hassas hisleri teknolojinin desteği sayesinde zamanla körelmeye yüz tutmuştur. Bu hususta düşündüren konulardan da biriside örneğin şudur ki; tıp teknolojisinin gelişmesiyle beraber bir dizi eskiden beri tanınan hastalıklara karşı başarılı ecza buluna bilinerek imha edilmiştir, ama genel anlamda hastalıkların sayısı azalmamıştır ve hatta bilimi en son sınırlarına kadar zorlayan yeni hastalıklarda türemiştir. İşte bu noktada haklı olarak şu soru ortaya atılmaktadır ki; acaba insanlar bilinçli veya bilinçaltı eğilimli bu hastalıkları kendilerimi üretiyorlar? Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Kaos ve belirsizliklerden ibare olan yaşantımıza, gelenekler ve ritüeller, belirli bir düzen ve tutanak getirmektedirler.
Batı ekonomisi; tüketici olarak hitap ettiği medeniyetlerin kültürlerindeki gelenekleri kendi ürünlerinin satışının daha da artması için farklı pazarlama konseptlerine geliştirmiştir.
Noel Baba (Nikolaus), Noel’den önceki dört Pazar (Advent), Noel (Weihnachten), Yılbaşı (Sylvester) kutlamaları derken, millet hediyelik eşyalar için iyi bir para döküverir. Şimdi sıra Karnaval’dadır. Bundan sonra küçük Paskalya yortusu (Pfingsten), Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, Paskalya (Ostern), 1 Mayıs derken, sıra yaz tatilleri ve daha sonra Ekim şenlikleri, Halloween, Kırmızı Burun ile bu döngü devridaimini tamamlayacak – ve ondan sonra al baştan.
Şimdi tekrar kısa bir Karnaval’a dönelim. Karnaval; Hıristiyanların, büyük perhizden önce et kesiminde, çeşitli ve tuhaf kılıklara girerek toplu halde yaptıkları şenliklerdir. Bir zamanlar Fransız kuşatmasına karşı sosyal politik bir başkaldırı misyonunu bile üstlenmiştir bile diyebiliriz.
Lakin bu türlü dinî bayram eğlenceleri Hıristiyanlıktan önceleri de görülür. Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer’in neşesidir. Çatal höyük’te bulunan 8500 yıllık ana tanrıça figürü, tarih boyunca anılan ana tanrıça kültünün bir uzantısı ya da Anadolu’daki versiyonudur. Bereket tanrıçası Kibele’e gidenlerin yumurta boyamaları, ayinle ilgili danslar yapmaları, diğer kültleri de hayli bir etkilemiştir. Eski Mısırlılarca İsis ve Apis bayramları, İbranilerde eski Yunanlılarda, Romalılarda türlü adlarla anılan dinî eğlenceler vardır. Gürültülü, neşeli müzikli olan bu eğlencelerde toplu danslar yapılır, herkes çeşitli ve güldürücü kıyafetlere bürünür. Aşırı serbestliğin de hoş görüldüğü yerler vardır.
İşin aslına bakıldığında; bu tür eğlenceler insanın yaşadığı kalıplaşmış ve kısıtlamalarla dolu bir ortamından bir müddet de olsa çıkıp, yeni bir ortama girmesini sağlayan bir özentiyi gün ışığına çıkarır. Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Mutlaka sizlerde yaşamışsınızdır şuna benzer bir olayı: Birileri ile bir sohbet veya tartışma ortamındasınız – siz herhangi bir fikir savunuyorsunuz ve karşınızdaki ise başka bir fikir savunuyor. Karşınızdaki size, bu fikri nerden edindiğinizi soruyor ve sizde cevaben, bir kaynak veriyorsunuz. Karşınızdaki kişi, sizin vermiş olduğunuz kaynağı eleştiriyor ve küçümsüyor…
Böylesi bir olaya detaylı baktığınızda, bu sadece salt bir eleştiri değildir(!) – sizi yanıltmayı ve yenilgiye uğratmayı hedefleyen, üstü kapalı bir saldırıdır!

Bir kişi yaşama sürecinde etrafındaki insanlardan, değerlerden ve bilgilerden kendisi için önemli gördüklerini ayırt eder. Kişinin kendince güvenilir bulduğu bu tür bilgi verilerine ‘sağlam veri/bilgi’ (alm.: stabiles Datum) denilmektedir. Kişi böylelikle kendince doğruları ve yanlışları, iyiliği ve kötülüğü, uğraşılmaya değer ve değmez unsurları fark ederek, kendine en uygun tutum, davranış, hedef ve benzeri şeyler belirlemektedir ki; buna da ‘oryantasyon’ (Orientierung) sağlamak denilir.

Oryantasyon; Fransızca kökenli bir kelimedir ve kolayca görülebildiği gibi ‘Orient’ kelimesini içermektedir. Orient ‘Şark’ anlamına gelir ve Avrupalıların kendi bakış açılarından Ortadoğu bölgesine vermiş oldukları bir adlandırmadır. Eski Avrupa’nın Şark bölgesinden elde edinerek kendi dillerine tercüme ettikleri bilgi kaynakları sayesinde ortaçağ karanlığına ışık tutabilmiş ve Aydınlanma dönemini gerçekleştirebilmiştir. Aydınlanma süreci yeni yönergesini Şark’tan gelen bilgiler doğrultusunda düzenleyebildiği içini o gün bugündür bir kişi veya kurumun rotasının (yeniden) belirlenmesine ‘oryantasyon’ edinmek diye bir kavram betimlenmiştir. Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Sizler de düşünmüşsünüzdür muhtemelen – acaba gerçekten iki insan türü var mı dır ki diye: iyi insanlar ve kötü insanlar?
İnsan tabiatı gereği ne salt iyiliğe yönelir, ne de mutlak kötülüğe. İlginç olan, her kes kendi davranışının, aslında iyi niyetten dolayı olduğu kanaatindedir. Ama ne var ki; insan korkularının etkisinde kaldığında tez ecnebi avcılığına meyilleşir. Nerede bir grup insan, katli vaciptir diye kötüleniversin, orada onların kırımına başlanabilir.
Sosyolojik izlenimlere bakıldığında, insanların % 20si anti-sosyal bir ruh haline eğilimlidir (tandans gösterir). Anti-sosyal; yani, kolektif yaşamın daha iyiye doğru gitmesine kaygı ile bakan, toplumsal yapılanmalara ruh halleri ile zarar veren ve sosyal faaliyetlerin karşısında, engel olmakta olan kişilikler. Ancak; anti-sosyal tandanslı bu kişiliklerin daha yakından incelendiğinde bunların sadece % 2½ , tehlikeli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu demektir ki; bir toplumun yeni ve daha sağlıklı bir düzene çıkartılabilmesi sadece biraz uğraş ile mümkün olabilecektir. Ne de olsa, toplumun % 80i sağlıklı ilerlemek isterken, sadece % 20lik bir azınlık buna karşı bir tutum belirtisindedir. Topluma zarar veren bu anti-sosyal kişiliklerin tek dayanakları, toplumun onları yeterince erken fark edip, deşifre edip ve aforoz edemeyişindendir. Böylelikle bir toplum kimin yararlı, kimin zararlı olduğunu bilmesinde büyük fayda vardır. Şah İsmail’inde de söylediği gibi ‘ak ile karayı seçebilmek’ lazım! Read the rest of this entry »

141714Aşkın kendisini tanımlarken, insan kendi beklentilerinde yarattığı, sınırlarıda tanımlıyor aslında. İnsan, yaşamı boyunca, en az bir kez olmak üzere, defalarca aşık olarak, aslında kendi sınırları içinde yarattığı, kendisiyle var olma veya yok olmanın sınırlarında dans etmekte. İlk kimlik belirlemenin yaşandığı, ilksel çocukluk aşkı, her kesin mutlaka durması gereken, zorunlu durak. Bu neden böyle olmakta? Çünkü, ilksel kimlik belirlenmesinin, var olduğu zorunlu durak. Çocuk kimliği, kendisini dış yaşamda ifade etmeye başlarken, varlığı nı anlamlandırma ihtiyacı duyar. Bu ancak, cinsin kendini tamamlayacağı, karşıtı kimlikle mevcut olur. Kendine ve dışındaki dünyasına, kendisinin artık birey kimliğine sahip, bağımsız bir birey olduğunu, ispatlamanın temel yoludur. O güne kadar oluşan ve giderek olgunlaşan, cinsellik anlamında farkındalık, yeni bir dönüşüm mecrasında, kendini ifade edebilmek için, karşıt kimlikte var olmayı seçer. Burada, cinsel anlamda var olmanın ilk belirlemesi, kimliksel dönüşümdür. Bunu yaratan temel koşul ise cinsel anlamda olgunlaşan bireyin, var olmanın farkındalığıdır. Read the rest of this entry »

Aşk, tek kişilik oynanan, oyun gibidir.
Aşk, tek kişilik oynanan, oyun gibidir.

Özür dilediğim aşk, öyle devrim aşkı, bağımsız bir ülke aşkı, doğa, çevre, börtü, böcek aşkı değil… Basbağı bildiğimiz aşk. Yani onu görünce, kalbimizin yerinden çıkacakmış gibi çarptığı, yüzümüzün al bastığı, göremeyince içimize keder basan, küstüysek hele, tüm dünyanın siyahlara büründüğü, çiçeklerin kokmadığı, tüm renklerin siyahlara döndüğü aşk bu!

Bizzat kendisine, onun olma durumuna aşık olduğum aşktan, geç de olsa özür dilemek istedim. Ona o kadar kötü davrandım ki “artıkdeğiştim, beni affet!” desem de inanmıyor.Aslında belki haklı.. Çocukluğumda, en çok onun hayalinin kurulduğu, bir yaşam çevrelemişti beni. Siyah beyaz Türk filmlerinde, en çok onun yüzünden, başına olmadık şeyler gelenlere, ağlamıştım. Şarkı sözleri hep, çok ama çok aşık olmayı, ya da kavuşamayınca, hayata kahretmeyi öğretti, bir çoğumuz gibi bana da.

Sonra ben büyüdüm, aşk da büyüdü.. Ben büyüdükçe, o benden çok büyüdü, karşılaştığımız da, ona genellikle iyi davrandım. Onu avutmak için, gitarla parçalar bile çaldım. Ay ışığına bakıp, ağladım. Sevinçten, hoplaya zıplaya gezdim. Günler önce, kararlaştırılmış randevulara telaşlandım, özenle süslendim. O da bunları inkar edemez.

Sonra mı.. Ah onu çok çok hırpaladım. Ülkemiz elden gidiyordu, bir şeylerin ucundan tutmak gerekiyordu. Aşk benim için bir zaaftı. Halkımızın değer yargıları, ahlak ölçüleri öyleydi, böyleydi..”Ama halkımız istiyor” derken, hele de herkesin bacısıyken aşk da neydi ki.. Devrimcilerin aşkı nasıl olurdu, bunu hiç bilmiyordum. Önümde, devrimci aşka dair, bir örnek yoktu. Read the rest of this entry »

fantastic_worldBazı duygular var, insanın temel özelliği kabul edilen, sadakat, ihanet, unutmak ya da korkunun pençesinde var olmak. Sığınmak yalanların en ücrasındaki karanlığa, kendinde yaşanan ben ile dışında ki var olan ben arasında, acımasızca katlanmak kendine. Bazen utanmak kendinden, bildiğin kendinin yalanlarına katlanmak, katlana bildiğin yere kadar. Farkındalık başladığı anda, Araf yanında belirir ve kalırsın iki dünyanın ortasında.

Bu iki kişilik bir oyun ve tek aktör sensin yaşamın orta oyununda, hangi yöne dönsen sen ve kaça bilmek imkansız bu rolden. İşin zor olanı ise oynayan sensin ve senaryoyu yazan sen, rol kapan ve başrol için kavga veren de sensin. Tanrılar yaratırsın, idoller, elinden gelirse sen soyunursun o role, senin rolün gibi ancak sen değilsin, oynarsın bilerek.

Yetmez olan iç benliğinin çaresizliği, uç verir yaşamının penceresinde. Aynada ki senle yabancısın, işte o anda kırılmanın başladığı yerdesin, sağ yanında uçurum, sol yanında kendinle yüzleşmen gereken sen. Tanrıların terk ettiği anlardan birisidir yaşanan, orda sensin ve tek başına yaşarsın Araf’ının cehennemini ve sonrasında görürsen hesabını kendinde, yaşadığın tek kişilik cennetindir aslında. Bütün mistik düşüncelerde buna ’’ölmeden ölmek’’ denir. İnsanın, insan olduğu, ya da farkındalığın başladığı yeri keşif etmektir. Yaşamda, açmaya çalıştığımız penceremizdir ilk yaptığımız, içimizde kendimizin kurduğu hapishanenin, göğe açılan tavanının üstüne açtığımız ilk gedik.

Bıkmadan, usanmadan kurduğumuz bu dünyayı, aslında ilk andan beri, daha ilk nefesle, sevdiklerimizle birlikte inşa etmişiz, kah farkında, kah olmadan. Ben olmak için, öğrenilen her yaşam öğretine sıkıştırılmış itaat ta, senden kaçışın gizli olmasına rağmen, sen olmanın yüceliği anlatılır. Ailen için, akraban, aşiretin, inancın, devletin için yaşamalısın. Onların varlığı en büyük değer ve o değerin içinde sen hiçsin. Farkında olma eylemin; ilk Araf’ındır aslında. Yalnızlığın başlar gecelerinde, içindeki ben baş kaldırır ve başlar seninle kavgaya. Sorgulamaya başlarsın, sorgusuz ihanetinin şafağında, acıtır sol yanını, anlamadığın karanlık. İlk yol kavşağına gelmişsin ve kavşakta içsel gardiyanın bekler seni, acımasız bir korkaklıkla. Belki de büyümeye çalışan bedenin ile çocuk kalmaya çalışan sensin, buda yaşadığın ilksel fırtına. Yaşadığın aşk, senin yüzleşmen olmuşsa ve acı düşmüşse hissene, büyüdün işte çocuk derler sana. Read the rest of this entry »

İnsanın kendisini sorgulamasında ki temel güdü, var olan gerçekle, kendi gerçeği arasında yaşadığı uyumsal olmayan çatışmada, farkındalıktır. İnsanın temel güdüsü olan farkındalık ve sorgulamak, insansı Araf’ın duraklarında ki arayıştır. Bu anlamda insan, ilksel olan ben egosu ile sorguda darbelendikçe, farkına vardığı arayışı çeşitlenir.

Aileden başlayarak, toplum içindeki temel öğretiden koptukça, sorgusunda neden, niçin’ler çoğalarak büyür. Önce kendi Kabe’sini oluşturur, bu karşıt cephede yer almak olsa da, yine de sistemin, sistemli varlığını kabullenmedir aslında. Var olanın farkına varmak, karşıt ta kendi varlığını yaratmak, eskiyi ise kendinde sorgulamak olsada, yinede bu Araf’ın ilk basamağında yolculuğa başlamaktır.

Sistemle var olan ve olmayan tüm bağlar kopmadıkça, kişisel Araf başlamıyor. Ben neden var oldum ve niçin varlığımı bu kadar önemsiyorum. Hiç olmak ile hiçlikte var olmanın görkemli azameti tezat olarak gözükse de, farkında olmak bu tezadı ortadan kaldırır. Ben egosu içinde, var olan biz egosu, bütünsel yaşamın ilk köşebendidir. İnsan olarak dışında olan ”tüm”, bütünsel köleliği dayatırken, içindeki biz egosu ise özgürlüğü yaratır. Tüm olarak, yetişmeden başlayan dayatmalar olarak adiyat duygusu her ana damgasını vurur. Bir yerlere ait olmak zorunluluğu, o çerçevenin dışında verilen yaşam alanın sığlığı, bireyi sınırlandırıp, farkında lığın önüne çekilen set işlevi görür. Bu işlev ile tanımlanan, geleneksel yaşam tarzının dışına çıkmadan var olma koşuludur. İlk orada aykırı olan ve geleneği sorgulayan yapının ipuçları gizlidir. Read the rest of this entry »

118279842525jpg1İnsanın, içsel yolculuğunun her durağında, yüzleştiği kendisinde yaşanan içsel çatışma, teslimiyet ile direniş, kabulleniş ile ihanet arasında ki çizgiyi belirler. Dönemsel tutumlarda ağırlık, alışkanlıkların çizgisine takılsa da, her döneme damgasını vuran, geçmişe karşı verilen tavizsiz saldırıdır. Duygular ihanete alışmıştır, her kabullenişte bile ihanet pusudadır. Gerçeği aramanın kavgasında, sabırsızca kabullenişi yaşamak ister, aynı sabırsızlıkla ihanet etmeyi de ister. Bu arayışın öznesi olan ihanet, farkındalığın en üst düzeyde yaşanmasını sağlar. Gecikmiş cevapların bulunması, ilksel olan kölesel düşünme boyutunu aşarak, özgür düşünce boyutunda salınmaya, gerçek soru ve cevap aşamasına gelmiştir. Bu Araf’ın gerçek tanışma merasimidir.

Araf ta’sın artık, önünde bekleyen tek engel sen olsan da, yolculuğun sence, en zorlu durağını terk ettiğini düşünürsün. Yanılıyorsun yolcu, başlangıcın her kesçe, hayatında bir kez olsa bile denenen, ilk durağını aşmış olduğunu sonraları anlarsın. Bu duygunun sana kattığı tek olumluluk, sende yeşermeye başlayan güvendir. Korkularının yanı sıra, kendine güvende seni yaşatmaya başlar. İlk durağa gelinceye kadar, ne kadar yorulduğunu fark edersin. Yaşadığın korkularının sonrası, Araf’ın sana verdiği armağanıdır güven. Bu aşamanın tuzağı da, Araf’da kurulmuş dur. Güvenle, savrulmanın ve Araf’a ihanetin de, ilk ciddi sınavını önüne koymuş dur. Read the rest of this entry »

46Felç geçirdikten sonra, arkadaş olduk tekerlikli sandalyeyle. Sol tarafım tamamen hareketsiz, sağ tarafım ise kısmen çalışıyor. Hapsedilmiş bedende ne kadar yaşanırsa, o kadar yaşamaya çalışıyorum. Çocukların evimizin alt katında, eşyalarımı toplayışını seyrediyorum. Bir kaç gün önce, oğlum Can ile kızım Beste, yanıma gelerek bana:
“Anne biz düşündük, ikimiz de çalışıyoruz, yanlış anlama sakın, seninle ilgilenmek çok zor oluyor,“ dediler. “Oysa senin, düzenli bir bakıma ihtiyacın var. Bu yüzden seni huzur evine götürmeye karar verdik”.
Yüzüme üzgün üzgün bakarak kızım, elimi okşayıp öpüyordu: “Bizi anlıyorsun değil mi anne, başka çaremizin olmadığını ve seni çok çok sevdiğimizi biliyorsun değil mi!“ İçimde kırılanları görmemeleri için, gülümseyerek başımı sallayıp, konuyu kapattım. ”Anlıyordum, çocuklar haklıydı. Çalışıyorlardı, kendi aileleri vardı, üstüne üstlük bir de ben eklenmiştim. Evet haklıydılar.”
Daha o anda, yaşamın tüm renkleri, bir bir solmaya başladı içimde. Kendimi öylesine çaresiz, öylesine boş ve gereksiz hissettim ki; hıçkırıklar düğümlendi boğazıma. Göz yaşlarımı, kanayan yüreğimin acısını, kimsenin görmesini istemedim. Yalnızlığın, kopkoyu karanlığında boğuluyordum. Sahnede hayatimin son rolü oynanırken “ben seyirci durumuna düşmüştüm.”
Can valizimi önüme koyarak, Beste’ye seslendi: “Başka bir şey var miı geç kalıyoruz.” Ağzımdan çıkan iniltiyle: “Ben henüz hazır değilim,” diye ifade etmeye çalışırken, elimi, kaldırabildiğim kadar kaldırıp, yukarıyı işaret ediyordum. Can: “Ne var anne, bir şey mi söylemek istiyorsun?“ diye sorunca, başımı salladım: ‘Beni yukarı götürün’ demeye çalıştım. “Ah anne, buna zaman kalmadı” diyerek, tekerlekli sandalyeyi itmeye başladı. Gerçektende götürüyorlardı beni. Vücudumun, hareket eden her yanıyla, tüm gücümü kullanarak, protesto ediyordum. Read the rest of this entry »

_mg_0439-a1-300x3001İçimizde yaşanan savruluşlarda, dur, durak bilmeyen Araf yolculuğunda, hep ileriye doğru gitmek zorunluluğu, insanın bütün güven duygusunun zedelenmesine, neden olduğu gibi, içsel güveni yaratmak için, ayrıksı duyguların oluşumuna da neden olur. Tüm her kese kuşku ile yaklaşması, kalıcı veya geçici paranoyalara neden olabilir. Burada temel, korku güdüsü, insanın güvensizlik karşısında, oluşturduğu güvenli alan oluşumunu, var etmek çabası ile şekillenerek, paranoya sayrılarını çoğaltır. Korku burada, temel ayrım olarak şekillenmesi ile yalnızlık ve inziva (içinde yaşamanın tercih edilmesi) kültünün oluşumunun bize anahtarını sunar. Psikolojik travmaların çoğalması, yalnızlık ve inziva ile çoğalarak artması, üst ben kimliğini öne çıkartarak, kişide yeni güvenli alan oluşturma çabalarını çoğaltır. Kehanet kültüne doğru, hızlı bir ivme kazandırarak, insan ve kutsallık kavramları ile abdal, kahin, derviş, veli gibi kimliklerin yaratılmasına doğru, hızla geçiş yapmaya başlar. Tarihten günümüze, bu kimliklerin öncesi incelendiğinde, bu geçişleri görmekte, hiç zorlanılmadığı tespit edilir. Burada temel olay, alt kimlikte var olmakta zorlanan ve daha önceki var olan üst kimliği ret eden ben’in, bu yapıya alternatif olacağını düşündüğü, yeni bir üst kimlik, kutsal üst kimlik yaratması kavgasıdır. Read the rest of this entry »

SAVAŞ, İNSANLIĞIN DÜŞMANI

SAVAŞ, İNSANLIĞIN DÜŞMANI

Toplumsal travmaların yükseldiği, linç kültürünün geliştiği dönemlerde, barıştan yana tavır, ciddi tepkileşmelerin göğüslenme dönemidir. İste tam da burada, kişiliklerin dönüşümü ortaya çıkmaktadır. Kişi, toplumsal travmaları üslenemez duruma geldiğinde, barıştan yana tavır almak yerine, insancıl boyutları öne çıkartarak, barıştan yana tavrını örtülüyerek, linç kültürünün kendisine ulaşmasını engellemeye çalışır. Kişinin kendini koruma güdüsü ile hareketlenmesi, üzerindeki travmatik baskıyı ağırlaştırır. Kaygı derinleştikçe, karşı tarafsız veya taraflı tarafsız tavır sergilese bile, inandırıcı olmaktan çıkarak, savaş karşıtı görünmesine rağmen, en azından yönetenlerin gözünde, isteyerek ya da istemeden savaşçı güce yedeklenmiştir. Read the rest of this entry »

finetogetheragain0au0gqŞimdi dostlar, konuları sıra ile alacağım, uzun olursa uyarın. Evlilik kurumu, ilk köleci toplumla ortaya çıkmış. İlkel komün al toplumda, diğer deyimle anaerkil dönemde, kadın ve erkek ortak üretim içinde olduğundan iş bölümü netmiş. Kadın toplayıcılık ve idari işleri üstlenirken, erkek avcılık ve güç gerektiren av ve ev aletlerinin yapımını üstleniyor. Kabilede herkes söz sahibi ve doğan çocuklar annenin ve tüm kabilenin.
- İlk üst kimliği bağımlı hissetme burada oluşuyor, ben kabileme aidim ve onlarsız hiçim! Evlilik kurumu yok, kadın ve erkek bir araya geliyor, bu da aynı çadırı, evi, mağarayı, paylaşmakla oluyor! Başkasını isterse kadın veya erkek ona gidiyor, zina yok, miras yok, gönüllü birliktelik. Üretim araçlarının gelişmesi ve üretim fazlasının oluşması ise sınıflaşma oluşuyor. İktidar yine kadın ile erkek arasında paylaşılmış, evden-kabile yönetimine kadar, güç gerektiren savaşa kadar, o dönemde savaş aletleri ok, yay, mızrak, sapan, balta, bıçak olduğunu unutmayın! Zenginleşmeyle birlikte sınıflaşan kabile ve kabile birlikleri, diğer kabilelerle yaptıkları savaşlarda edindikleri ganimetlere, insan da katılınca, kölelik ve onların ürettikleri üzerinde zenginleşmek, bu zenginliği devamlı kılmak için askerleri oluşturmak ile erkek iktidarında en önemli adım atılıyor.
- Özel mülkiyet oluşunca bunun hukuku oluşuyor, daha önce kabileye ait olan toprak, av alanı, mera, artık bireylerin elinde toplanıyor, sonrası ise miras için, aile kuramı ortaya çıkıyor! Aile kuramının temelinde, mirasın sonraki kuşaklara intikali sağlanarak, sömürünün ve gücün aileler elinde bulunmasının garantiye alınması yatmaktadır! Süreç içinde kadın hızlı şekilde iktidardaki gücünü kaybetmeye, deyim yerindeyse köleleşmeye başlamış! Soyun devamından sorumlu yapıya indirgenmiş, namus, ahlak söylemleri dinsel motifle süslenmiş. Soyun devamında bozulmanın önüne geçilerek, mirasın yabancı değil, gerçek ellere geçmesi teminat altına alınmaya çalışılmıştır. Read the rest of this entry »

che-guevara-renkli2Nereye gitsem ruhum ve kafam rahat değil… Yaşadım diyebilmek için neler yapmalı insan? Bilmiyorum…Ben, aralıklarla da olsa 2006 yılından beri yazımıyla uğraştığım bu kitabı yayınlamakla başlıyorum işe.
Zulmün hapishanelerinde geçen 11 yıl boyunca bana gösterdikleri eksilmez destek ve cesaretlendirmeyle beni ayakta tutan, her zaman benden daha fazla direnen sevgili annem Şükriye Çeliker ve cesur kızkardeşim Demet Çeliker’e… Bu kitap, hayatlarını insanlığın kurtuluşu uğruna çekinmeden feda etmiş, ülkemizdeki ve tüm dünyadaki devrimci düş yolcularına adanmıştır. En evvelinde ve en nihayetinde bu kitap İnsana adanmıştır.
Kitabın sonuçlanabilmesinde pekçok faktör etkili oldu. Bu bağlamda her şeyden önce, sevgili sosyolog yazar Dr. Hasan Hüseyin Arslan’ın ve bilgi birikimini, yorumlama gücünü her zaman takdirle karşıladığım sevgili yazar-düşünür Fatih Mehmet Yıldırım’ın yüreklendirmelerini saygıyla anmadan geçemeyeceğim. Teşekkürler sevgili dostlar…

Ayrıca Türkçe bilmediğinden yazdıklarımdan hiçbir şey anlamamasına rağmen yazma konusunda bana her türlü kolaylığı sağlayarak beni cesaretlendiren eşim, hayat arkadaşım Roris’in emeklerine de sonsuz teşekkürler borçluyum. Sana da yürek dolusu teşekkürler canım. Read the rest of this entry »

mage/jpeg

mage/jpeg

Günümüzde yaşanan bu toplumsal altüst oluş sürecinde, insanlar sanki başka her hangi bir seçenek kalmamış gibi mutlaka taraf olmaya zorlanarak, düşüncelerinin özgürleşmesi önünde, yaptırımcı setler çekilmekte. Bu, tabi ki en çok bu yöntemden beklentileri olan taraflarca tek tarz bu ve başka çözüm imkansız gibi dayatılmakta. Günümüz insanlığının temel sorunu olan, kendisi dışında ki dünyayı yadsıma ve korkularıyla yüzleşmekten kaçınması, toplumsal travmaları derinleştirerek, kaotik yapılanmayı olumsuz anlamda kalıcı kılmaktadır. İnsanlık kadar eski olan savaş, mitolojik tanımı ile Habil’le Kabilden başlayarak miras olarak edinilmiş ve göksel iradenin olmaması halinde, barışın kalıcı olmadığı dayatılmıştır. Sınırlanmış özgürlük seçenekleri ve koşullanmış aklın devreye girmesi, tam da bu noktada olmakta. İnsanlığın, bir başka önermesi ise, toplumsal hafızalarda koşullanmış kader ve kendinden olanın haklılığı üzerine şekillenmesidir. Read the rest of this entry »

silhouetteİyi de; ben insanım, artı kadınım, duygusalım, sevdiğimi gözüm gibi korurum, sahiplenirim, onunla ihtiyarlamak isterim. Onu özlerim, benim canımı kurtarması değerli, ama yanına uzanıp saçımı okşamasını, üzüldüğümde, çok komik bir şeye üzülsem de, tırnağım kırılmış, hıçkırarak ağlıyorum, sanki yakınımı kayb etmişim gibi. Gülmeden, bana kızmadan, mantıki sebepler sıralamadan, beni teselli etmesini isterim!
•Şımarıklık yaparım; çoğu zaman kapris yaparım, bak şu kız ne tatlı derken, benim farkıma var, bana güzelliğimi hatırlat diyorum aslında! Bana güzelliğimi hatırlat, yanında kraliçeliğimi hatırlat, kraliçe olmasam da ne kayb edersin? Ben kadınım çünkü, beni anlamaya çalışma, bundan korkarım, kendime olan güvenimi kaybederim, sonra çok çabuk solarım.
•Kaşını kaldırsan, acaba beni sevmiyor diye sorgularım, biraz yüzünü buruştursan, ben de yaptığımı onaylamasam bile, tüm dikenlerimi havaya diker, yoktan yere küserim! Gel benimle barış diye, beni sevdiğini anlayayım, seninle bütünleşeyim diye, seni kayb etmeyeceğime emin olmalıyım. Korkuyla yaşayamam, dengesizleşir, küçük çocuk gibi abuk sabuk işler yaparım! Read the rest of this entry »