Archive for the ‘Sosyoloji’ Category

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

Toplumsal gelişim ve dönüşüm sırasında ikilem yaşayan insan, kendisinde her zaman beklentileri sınırlayarak, umutla umutsuzluk arasında gel git’ler yaşar. Tanrı başlangıçtan itibaren, tüm oluşum ve dönüşüm aşamasında toptan ret etmeyi isterken, eski dinsel yapı kurumsal olduğundan dolayı eskiye, atalarının inançlarına bağlılığı dayatmaktadır.

Eski dinsel yapı, var olan sistem ile geleneksel bağlar oluşturduğundan dolayı, mevcut sistemin tüm sınıfları ile köklü bağlar oluşturmuştur. Sınıfların içerisinde ezilen sınıflara, tanrı adına sabır ve tevekkülü dayatırken, hakim sınıfların varlığının devamında aktif rol almaktadır. Bunun nedeni, potansiyel tehlike olarak görülen ezilen sınıfların sistem içinde aktif olmaması için, iktidar araçlarında temel güç olan, yönetim erkindeki ayaklarından birisi olarak, din sadakatın devamından sorumlu olmakta. İnsanın sadakatını oluşturmak için korkularının ve ödülünün dengelenmesi gerekmektedir. İnsanın temel korkularının ayrımında, insanın varlık nedenleri sorgulanmakta aslında. Ölüm korkusu ve sonrası temel korku. Yoksulluk ve sonrası yaşamının devamı için yaşamak korkusu, ikincil ve temel korkusu. Üst kimliğe tabi olarak yaşamak ve onun dışına atılmak korkusu, üçüncül ve temel korkusu olarak varlığını sürdürür.

Tanrı insanlardan aktif katılım ister, eski dinsel yapıya karşı baş kaldırarak direnmeyi önerirken, aslında var olan sistemin kendisine baş kaldırı ve direnmeyi istemekte. Burada temel sorun, insanların var olan dinsel tüm eski öğretilere, baş kaldırmak zorunda olmayı mutlaka dayatması. Sadakat karşısında ihaneti dayatırken, temel olarak ta özgürlüğü baş olay olarak koymaktadır. Nereye kadar, eski yapısal dinin yıkılarak, yerine yenisini koyuncaya kadarki süreç içerisinde, sonrasında dinle tanrı arasındaki süreç arasında uzaklaşma başlamakta. Tanrısal irade yerini giderek kurumsallaşan dine bıraktıkça, dinle tanrı arasında ayrım belirginleşerek, din kurduğu yeni toplumsal sistemle bütünleşerek, yeni hakim sınıflarını yaratmaya devam etmekle toplumsal alt üst oluşu tamalar. Read the rest of this entry »

Foto:Mehmet Ünal Fatih Mehmet Yıldırım

Foto:Mehmet Ünal Fatih Mehmet Yıldırım

Yolu Mannheim’ın Pazar meydanına düşenler onu mutlaka bir gün fark etmişlerdir; bir kafeteryalarda otururken, bir kitap okurken veya yine birileri ile sohbet ederken. O Mannheim, Ludwigshafen, Worms gibi şehirlerin artık envanteri sayılır – yani o olmazsa sanki bir eksiklik hissedilir. Uzun boylu ve uzun saçlı, babayiğit ve sohbeti seven birisidir…

Özgeçmişini bildiğim kadarıyla; Fatih Mehmet Yıldırım 5 Haziran 1962 Kırklareli Babaeski doğumludur. Babası Pilot Üsteğmen’in şehit olması üzerine, hayata atılmış ve daha erken yaşta ağır sorumluluk almaya başlamıştır. 70′li ve 80′li yıllarda toplumsal hareketlerinde aktif yer almış ve de yaşanan gerginliklerin canlı şahidi olmuştur. Almanya’ya yerleştiğinde yaşadığı onca acı dolu olayların etkilerini önce duygu dolu şiirlerine yansıtmıştır ve daha sonra da bu yansımalar yazıla yazıla bir kitap dolusu öykü olmuştur.

Ben Fatih ile fahri, sosyal ve kurumsal çalışmalar esnasında tanıştım. İlk zamanlar daha henüz tedirgindik ve karşı tutumlar içerisindeydik. Buna rağmen çok sürmedi daha güzel bir dünyanın tatlı ütopyalarını paylaşmamız ve karşılıklı oturup şiirler okumamız. 1997’de hatta rahmetli Fakir Baykurt ile beraber ortaklaşa bir Şiir Şöleni gerçekleştirebilmemiz bile kısmet oldu bizlere. Sanat, edebiyat ve felsefi tartışmalarımızın ötesinde ikimizin bir başka ortak yanı daha vardı ki; o da 80’li yılların hayatımız üzerinde oluşturmuş olduğu ve bir daha da geri dönüşümü olmayan belirtisi.

80’li yılların getirdiği ağır koşullar

1980’li yılların getirdiği ağır koşullar akıbetinde güzelim vatanından ayrılarak bir belirsizliğe doğru yola alanlardandık ikimizde. O yıllardan sonra memlekette kalan yakınlarımız ile her geçen yıl bağlarımız biraz daha azalması bir yana, Almanya’da doğup büyüyen nesillere de bir türlü anlatamaz olduk bizi saran o ince efkârımızı, melankoliyi. Pir Sultan Abdal çok ta yerinde söylemiş ‘Her şey yerinde güzeldir!’ diye. Ben de o yıllara ait duygularımı bir şiirimde şöyle dile getirmeye çalıştım: Read the rest of this entry »

20050121021737eugnedelaaq1Komünizmin ilk aşaması
Komünizmin ikinci aşaması
Komünizmin üst evresi(Nihai ve tam kurtuluş)
İlk aşama Sosyalizmdir ve temel ilkesi proleterya diktatörlüğü aracılığıyla, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, burjuvaziye ait üretim araçlarının kamulaştırılması ve herkesten yeteneğine göre almak ve herkese emeğine göre vermektir.

Anlaşılacağı gibi ortada yine bir devlet vardır, ama bu devletin işçi sınıfının çıkarlarına göre hizmet edeceği ve eninde sonunda kendini söndüreceği iddia edilir. Devletin söndüğü, insanlığın en yüksek üretim seviyesine ve en yüksek birlikte yaşama bilincine vardığı aşama ise artık, yöneten ve yönetilenin olmadığı, insanın çok yönlü olarak kendini istediği gibi özgürce gerçekleştirebildiği bambaşka ve çok ileri bir toplumdur. Hatta diyebiliriz ki, Marks’ın bu yürekli hayali gerçek anlamda toplumlar tarihinin de sonudur. Bu yüce gönüllü adamın hayali bazılarının daima iddia ettiği gibi gerçekleşmesi imkansız bir hayal değildi elbette. Dahası aşağıda anlatacağımız gibi, komünizmin ya da devletsiz bir toplum konusunda komünizmden farkı olmayan anarşizmin de hayallerinin gerçekleşmesi açısından dünya koşulları oldukça olgundur. Ancak Marks ve Engels’in öngöremediği, belki de belirli bir deneyimi zorunlu kılan, sosyalist devlet uygulamalarının yaratacağı sonuçlardı. Sosyalist ya da “Halk Devleti” uygulamaları ne yazık ki çok acı bir biçimde göstermiştir ki, hangi biçimde olursa olsun herhangi bir devlet eliyle, komünizm getirilemez.

Zayıf ya da katı, herhangi bir şekilde hiyerarşiye ve bürokrasiye ihtiyaç duymayan hiçbir devlet biçimi yoktur. Devlet kendini hiçbir zaman söndürmez. Devlet söndürülebilir bir kavram değildir. Hangi sınıfa dayanarak olursa olsun devlet, yasa yapıcılar aracılığıyla (bunların sayısının azlığı çokluğu,halk egemliğine ya da temsiline dayanması, hatta insanların bire bir temsiline dayanması…bir şeyi değiştirmez) kendini bir kez yasal olarak yarattığında, her dönemin pratik ihtiyaçlarına göre yeni yasalar yaparak kendini daima devam ettirecektir. Ve yasalar, somut sorunlardan hareket ederek daima karşısına birilerini alır. Düşmanı olmayan hiçbir yasa yoktur! Read the rest of this entry »

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

Barış
Çocuğun gördüğü düştür barış,
Annenin gördüğü düştür barış,
Ağaçlar altında sevdalıların,
Sevda sözleridir barış;
Gözlerinin içinde,
Uçsuz bucaksız bir gülümseme
Elinde yemiş dolu bir zembil
Ve alnında ter tomurcukları,
Pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi;
Akşam üstü eve dönen babadır barış,
Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
Ağaçlar diktiğimizde
Havan mermilerinin kazdığı çukurlara;
Yangının kavurduğu yüreklerde
İlk tomurcuklarını açarken umut
Ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
Yana dönüp
İçerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış… Read the rest of this entry »

4avDeğerli okuyucularım, sizlerle Rüya dergimizin, ‘İnsan Can’ köşesinde, – alışılmışın ötesinde-, insan ve insanî konular hususunda fikir alışverişinde bulunmaktan dolayı tatlı bir heyecan ve derin bir mutluluk hissediyorum. “İnsan Can” yazı köşemde; gerek bilimsel, gerek metafizik konulara temas ederek, insan psikolojisi, insanoğlunun soy, inanç ve kültür tarihi, güncel hayatımızda karşılaştığımız sorunlar, sorunları çözmeye yönelik metotlar ve yüreğimizde beslediğimiz duygularımıza doğru birer ruhî yolculuklar yapacağız.

Sevgi, Sanat ve İnanç aslında bilimsellik ile açıklana mayan olgular olarak kabul edilmektedir. Özellikle ‘inanç’ konusu geçmişte bilim dünyası tarafından kale alınmamış ve bu tür konular büyük bir oranda dinlere endeksli kalmıştır. Yüzyıllardır bilim, araştırmalar ve geliştirmeler sayesinde insanlığa teknolojik harikalar kazandırabilmişse de, ne var ki; asıl insanın kendisinin ilerlemesinde o kadar da faydalı olamamıştır ve hatta insanın bazı hassas hisleri teknolojinin desteği sayesinde zamanla körelmeye yüz tutmuştur. Bu hususta düşündüren konulardan da biriside örneğin şudur ki; tıp teknolojisinin gelişmesiyle beraber bir dizi eskiden beri tanınan hastalıklara karşı başarılı ecza buluna bilinerek imha edilmiştir, ama genel anlamda hastalıkların sayısı azalmamıştır ve hatta bilimi en son sınırlarına kadar zorlayan yeni hastalıklarda türemiştir. İşte bu noktada haklı olarak şu soru ortaya atılmaktadır ki; acaba insanlar bilinçli veya bilinçaltı eğilimli bu hastalıkları kendilerimi üretiyorlar? Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Kaos ve belirsizliklerden ibare olan yaşantımıza, gelenekler ve ritüeller, belirli bir düzen ve tutanak getirmektedirler.
Batı ekonomisi; tüketici olarak hitap ettiği medeniyetlerin kültürlerindeki gelenekleri kendi ürünlerinin satışının daha da artması için farklı pazarlama konseptlerine geliştirmiştir.
Noel Baba (Nikolaus), Noel’den önceki dört Pazar (Advent), Noel (Weihnachten), Yılbaşı (Sylvester) kutlamaları derken, millet hediyelik eşyalar için iyi bir para döküverir. Şimdi sıra Karnaval’dadır. Bundan sonra küçük Paskalya yortusu (Pfingsten), Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, Paskalya (Ostern), 1 Mayıs derken, sıra yaz tatilleri ve daha sonra Ekim şenlikleri, Halloween, Kırmızı Burun ile bu döngü devridaimini tamamlayacak – ve ondan sonra al baştan.
Şimdi tekrar kısa bir Karnaval’a dönelim. Karnaval; Hıristiyanların, büyük perhizden önce et kesiminde, çeşitli ve tuhaf kılıklara girerek toplu halde yaptıkları şenliklerdir. Bir zamanlar Fransız kuşatmasına karşı sosyal politik bir başkaldırı misyonunu bile üstlenmiştir bile diyebiliriz.
Lakin bu türlü dinî bayram eğlenceleri Hıristiyanlıktan önceleri de görülür. Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer’in neşesidir. Çatal höyük’te bulunan 8500 yıllık ana tanrıça figürü, tarih boyunca anılan ana tanrıça kültünün bir uzantısı ya da Anadolu’daki versiyonudur. Bereket tanrıçası Kibele’e gidenlerin yumurta boyamaları, ayinle ilgili danslar yapmaları, diğer kültleri de hayli bir etkilemiştir. Eski Mısırlılarca İsis ve Apis bayramları, İbranilerde eski Yunanlılarda, Romalılarda türlü adlarla anılan dinî eğlenceler vardır. Gürültülü, neşeli müzikli olan bu eğlencelerde toplu danslar yapılır, herkes çeşitli ve güldürücü kıyafetlere bürünür. Aşırı serbestliğin de hoş görüldüğü yerler vardır.
İşin aslına bakıldığında; bu tür eğlenceler insanın yaşadığı kalıplaşmış ve kısıtlamalarla dolu bir ortamından bir müddet de olsa çıkıp, yeni bir ortama girmesini sağlayan bir özentiyi gün ışığına çıkarır. Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Mutlaka sizlerde yaşamışsınızdır şuna benzer bir olayı: Birileri ile bir sohbet veya tartışma ortamındasınız – siz herhangi bir fikir savunuyorsunuz ve karşınızdaki ise başka bir fikir savunuyor. Karşınızdaki size, bu fikri nerden edindiğinizi soruyor ve sizde cevaben, bir kaynak veriyorsunuz. Karşınızdaki kişi, sizin vermiş olduğunuz kaynağı eleştiriyor ve küçümsüyor…
Böylesi bir olaya detaylı baktığınızda, bu sadece salt bir eleştiri değildir(!) – sizi yanıltmayı ve yenilgiye uğratmayı hedefleyen, üstü kapalı bir saldırıdır!

Bir kişi yaşama sürecinde etrafındaki insanlardan, değerlerden ve bilgilerden kendisi için önemli gördüklerini ayırt eder. Kişinin kendince güvenilir bulduğu bu tür bilgi verilerine ‘sağlam veri/bilgi’ (alm.: stabiles Datum) denilmektedir. Kişi böylelikle kendince doğruları ve yanlışları, iyiliği ve kötülüğü, uğraşılmaya değer ve değmez unsurları fark ederek, kendine en uygun tutum, davranış, hedef ve benzeri şeyler belirlemektedir ki; buna da ‘oryantasyon’ (Orientierung) sağlamak denilir.

Oryantasyon; Fransızca kökenli bir kelimedir ve kolayca görülebildiği gibi ‘Orient’ kelimesini içermektedir. Orient ‘Şark’ anlamına gelir ve Avrupalıların kendi bakış açılarından Ortadoğu bölgesine vermiş oldukları bir adlandırmadır. Eski Avrupa’nın Şark bölgesinden elde edinerek kendi dillerine tercüme ettikleri bilgi kaynakları sayesinde ortaçağ karanlığına ışık tutabilmiş ve Aydınlanma dönemini gerçekleştirebilmiştir. Aydınlanma süreci yeni yönergesini Şark’tan gelen bilgiler doğrultusunda düzenleyebildiği içini o gün bugündür bir kişi veya kurumun rotasının (yeniden) belirlenmesine ‘oryantasyon’ edinmek diye bir kavram betimlenmiştir. Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Sizler de düşünmüşsünüzdür muhtemelen – acaba gerçekten iki insan türü var mı dır ki diye: iyi insanlar ve kötü insanlar?
İnsan tabiatı gereği ne salt iyiliğe yönelir, ne de mutlak kötülüğe. İlginç olan, her kes kendi davranışının, aslında iyi niyetten dolayı olduğu kanaatindedir. Ama ne var ki; insan korkularının etkisinde kaldığında tez ecnebi avcılığına meyilleşir. Nerede bir grup insan, katli vaciptir diye kötüleniversin, orada onların kırımına başlanabilir.
Sosyolojik izlenimlere bakıldığında, insanların % 20si anti-sosyal bir ruh haline eğilimlidir (tandans gösterir). Anti-sosyal; yani, kolektif yaşamın daha iyiye doğru gitmesine kaygı ile bakan, toplumsal yapılanmalara ruh halleri ile zarar veren ve sosyal faaliyetlerin karşısında, engel olmakta olan kişilikler. Ancak; anti-sosyal tandanslı bu kişiliklerin daha yakından incelendiğinde bunların sadece % 2½ , tehlikeli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu demektir ki; bir toplumun yeni ve daha sağlıklı bir düzene çıkartılabilmesi sadece biraz uğraş ile mümkün olabilecektir. Ne de olsa, toplumun % 80i sağlıklı ilerlemek isterken, sadece % 20lik bir azınlık buna karşı bir tutum belirtisindedir. Topluma zarar veren bu anti-sosyal kişiliklerin tek dayanakları, toplumun onları yeterince erken fark edip, deşifre edip ve aforoz edemeyişindendir. Böylelikle bir toplum kimin yararlı, kimin zararlı olduğunu bilmesinde büyük fayda vardır. Şah İsmail’inde de söylediği gibi ‘ak ile karayı seçebilmek’ lazım! Read the rest of this entry »

KECA-KURD

KECA-KURD

Bayram tatilini ailece Yalova’da geçirdik. Çocuklarım, annem ve kardeşlerimle… Çokca anı tazeledik. Sandıkların dibinde saklı kalmış, oyalı tülbentlerin gizzemi döküldü ortalara. Lavanta torbaları, sakladıkları kokularını özgür bıraktılar, başım döndü onca yaşanmışlıktan. En saklı, en derin yerlerimizi açtık birbirimize, bazıları yük oldu bana, bazıların da ise çok hafifledim. Tam döneceğim gece, annemle olan sohbetimizi düşündükçe, yüreğim acıyordu. Rosa Lüxemburg`un, yoldaşı Sonja Liebknect’e yazdığı mektubu yeniden okuyunca, annemin anısının acısına bir yoldaş buldum, bu benim de yüreğimi hafifletti biraz. Bazan biriken acılar, bir yol yaratıyor kendine ve akı veriyor insanın yüreğinden. Ateşi bir diğerinin yüreğini de yakarak.

Annem sapsarı saçları olduğunu anlattı. O kadar sarı ki, beyaza yakın bir sarıymış annemin saçları ve birçok örükmüş. Taki, hayvanlarından bulaşmış olan, kist hidatik için Dersim`den, önce Trabzon’a, oradan vapurla İstanbul’a, ameliyat olmaya gidene dek. Orada bir hastahaneye yatmış ve ameliyat olmuş, Zazaca’dan başka bir dil bilmediği içinde, tuvalet ihtiyacı için hemşireyi çağırmaya utanmış, yataktan inerken düşmüş, ameliyat yeri açılmış, tekrar ameliyat edilince de, tam dört aya ulaşmış kaldığı süre. Hastahanede bakılması zor diye, anneannemin ördüğü örükleri, dibinden kesmişler. Sonra saçı, eski sarılığını kayb etmiş. Şimdi, boyanın altına saklamasa, apak olan çok güzel saçları var. Saçlarının kesilmesine çok üzülmemiş, asıl üzüldüğü, yeni yeni Türkçe öğrenmeye başladığından, yaptığı bir şaka yüzünden hemşirenin, kulağını çok acıtarak çekmesiymiş. Çok üzüldüğünü yüzü ve dudaklarının kıvrımları da doğruladı. Anneciğimi kulağı çekilen küçük bir kız çocuğu olarak düşününce kulağım degil ama yüreğim sızladı. Read the rest of this entry »

ONLAR GURBETİ YÜREKLERİNDE TAŞIYANLAR.

ONLAR GURBETİ YÜREKLERİNDE TAŞIYANLAR.

GELDİKLERİNDE ALKIŞLARLA KARŞILANDILAR…
KALKINAN ALMANYA
Savaş sonrasında Almanya, hızlı bir sınai, ekonomik kalkınma sürecine girdi.  Savaşın kara bulutları ülkenin üzerinden henüz çekilmemişti. Şehirler alt yapısı, sosyal ve sınai tesisleriyle yerle bir olmuştu.Ülkeyi yeniden inşa etmek, hele hele toplumu yeniden ruh sağlığına kavuşturmak o kadar da kolay değildi.

Nasyonal sosyalizm şiarıyla şahlanmış, Prag’dan başlayarak, Norveç’ten, Kuzey Afrika’ya kadar işgal etmiş bu toplum, bu büyük histerik rüyadan 1945 Nisan’ında büyük bir yenilgiyle uyandığı zaman; etrafta yanmış, yıkılmış binalardan, dağılmış ailelerden ve milyonlarca ölüden başka birşey görmedi.

Bu korkunç travmanın etkileri elbette yıllarca sürecekti. Ama etkilerini en aza indirebilmek için bile, hemen ve hızla çalışmaya başlamak, ayrıca toplumu yalıtılmışlık psikolojisinden kurtarmak gerekti.Gerçi Almanya ve Alman toplumu bu konuda nispeten şanslı sayılırdı: Çünkü politik, coğrafi konumunun gereği olarak Amerikan yardımlarının birinci derecedeki alıcısı olmuştu. Bilindiği üzere Amerika, Sovyetler aracılığıyla komünizmin Avrupa’da yayılmasını istemiyor, bunun için Batıdan ve Güneyden Almanya ve Türkiye gibi ülkeler aracılığıyla Sovyetleri kuşatmaya çalışıyordu. Read the rest of this entry »

SAVAŞ, İNSANLIĞIN DÜŞMANI

SAVAŞ, İNSANLIĞIN DÜŞMANI

Toplumsal travmaların yükseldiği, linç kültürünün geliştiği dönemlerde, barıştan yana tavır, ciddi tepkileşmelerin göğüslenme dönemidir. İste tam da burada, kişiliklerin dönüşümü ortaya çıkmaktadır. Kişi, toplumsal travmaları üslenemez duruma geldiğinde, barıştan yana tavır almak yerine, insancıl boyutları öne çıkartarak, barıştan yana tavrını örtülüyerek, linç kültürünün kendisine ulaşmasını engellemeye çalışır. Kişinin kendini koruma güdüsü ile hareketlenmesi, üzerindeki travmatik baskıyı ağırlaştırır. Kaygı derinleştikçe, karşı tarafsız veya taraflı tarafsız tavır sergilese bile, inandırıcı olmaktan çıkarak, savaş karşıtı görünmesine rağmen, en azından yönetenlerin gözünde, isteyerek ya da istemeden savaşçı güce yedeklenmiştir. Read the rest of this entry »

finetogetheragain0au0gqŞimdi dostlar, konuları sıra ile alacağım, uzun olursa uyarın. Evlilik kurumu, ilk köleci toplumla ortaya çıkmış. İlkel komün al toplumda, diğer deyimle anaerkil dönemde, kadın ve erkek ortak üretim içinde olduğundan iş bölümü netmiş. Kadın toplayıcılık ve idari işleri üstlenirken, erkek avcılık ve güç gerektiren av ve ev aletlerinin yapımını üstleniyor. Kabilede herkes söz sahibi ve doğan çocuklar annenin ve tüm kabilenin.
- İlk üst kimliği bağımlı hissetme burada oluşuyor, ben kabileme aidim ve onlarsız hiçim! Evlilik kurumu yok, kadın ve erkek bir araya geliyor, bu da aynı çadırı, evi, mağarayı, paylaşmakla oluyor! Başkasını isterse kadın veya erkek ona gidiyor, zina yok, miras yok, gönüllü birliktelik. Üretim araçlarının gelişmesi ve üretim fazlasının oluşması ise sınıflaşma oluşuyor. İktidar yine kadın ile erkek arasında paylaşılmış, evden-kabile yönetimine kadar, güç gerektiren savaşa kadar, o dönemde savaş aletleri ok, yay, mızrak, sapan, balta, bıçak olduğunu unutmayın! Zenginleşmeyle birlikte sınıflaşan kabile ve kabile birlikleri, diğer kabilelerle yaptıkları savaşlarda edindikleri ganimetlere, insan da katılınca, kölelik ve onların ürettikleri üzerinde zenginleşmek, bu zenginliği devamlı kılmak için askerleri oluşturmak ile erkek iktidarında en önemli adım atılıyor.
- Özel mülkiyet oluşunca bunun hukuku oluşuyor, daha önce kabileye ait olan toprak, av alanı, mera, artık bireylerin elinde toplanıyor, sonrası ise miras için, aile kuramı ortaya çıkıyor! Aile kuramının temelinde, mirasın sonraki kuşaklara intikali sağlanarak, sömürünün ve gücün aileler elinde bulunmasının garantiye alınması yatmaktadır! Süreç içinde kadın hızlı şekilde iktidardaki gücünü kaybetmeye, deyim yerindeyse köleleşmeye başlamış! Soyun devamından sorumlu yapıya indirgenmiş, namus, ahlak söylemleri dinsel motifle süslenmiş. Soyun devamında bozulmanın önüne geçilerek, mirasın yabancı değil, gerçek ellere geçmesi teminat altına alınmaya çalışılmıştır. Read the rest of this entry »

ibolo81. 1 SOSYALİST TEORİ, DEVLET VE İKTİDAR ÜZERİNE

Modern sosyalizm bilindiği üzere başlarda, işçi sınıfının eziyetlerine ruhsal ve entellektüel yakınlık duyan entellektüellerin, toplumsal çatışmalara bir çözüm yolu arayışı olarak ortaya çıktı. Bu entellektüel aydınlar, örneğin Babeuf, Fourier, R.Owen, Proudhon, Blanqui v.b. sosyalizmi daha çok kültürel, ahlaki bir sorun olarak görüp, bu anlamda öneriler ortaya attılar. Bu ilk sosyalistler incelendiğinde açıkca görüleceği üzere, bu ilk sosyalist görüşlerin hemen hepsinde, insan kavramı esas ana temel olarak ortaya çıkar. Esas olan, insanın nesnel ve ekonomik koşulların belirleyici etkisinden kurtulması, ahlaken gelişkin bireyler haline gelmesidir. Ancak kendi yüreklerinde ve beyinlerinde gerçek kendi devrimlerini yaparak para gibi nesnel güçlere tapınmacılıktan kendilerini kurtarabilmiş, bu anlamda insan olmayı başarabilmiş insanların kuracağı ve idare edeceği siyasi, iktisadi ya da sosyal sistemler başarıya ulaşabilir. Örneğin Babeuf, toprakta özel mülkiyete karşı çıkmış, sosyal statü ayrımlarının kaldırılmasını, zenginle yoksul ayrımının olmamasını istemiştir. Fourier’de de insan ve tutkuları ön plandadır; ona göre asıl amaç toplumun maddi zenginliğini arttırmaktan çok, manevi zenginliğini arttırmak olmalıdır. Toplumda her insan dürüst, kendine ve başkalarına saygı duyan, yüksek derecede ahlak sahibi olmalıdır. Ki ancak böyle bir toplumda insanlar kardeşce sevgi ve tutkularını sürekli geliştire bilme olanakları içerisinde yaşaya bilirler. İskoçya’da bir dokuma fabrikası sahibi olan Robert Owen, yeni bir toplum düzeni özlemi içinde öneriler ortaya atmış, en önemli varlık olarak gördüğü insanın geliştirilmesi gerektiğini söylemiştir. Read the rest of this entry »

aldrmaxf1vd71. İDEOLOJİK YENİLENME GÜÇLENDİRİR

Uzun zamandır, özellikle sosyalist deneyimlerin pratikte çöküşlerinden sonra, bütün dünyanın sol çevrelerinde, aydın ve düşünürlerinde Sosyalizme /Komünizme dönük inancın zayıfladığını,  hatta kayb olduğunu görüyoruz. Teorik ve ideolojik boşluğa düşen bu kafalar, yıllardır acınası bir güvensizliğin ya da savruluşların kuşatmasında yaşıyorlar. Kimileri hızla kapitalist düzene ayak uydurarak, kendilerine belirli sosyal-iktisadi statüler kazandırdılar. Kimileri ne yapacağını bilemedi, kimileri mevcut doğmalarına daha sıkı sarıldı, kimileri başlangıçta hiç ilgileri olmayan dini akımlara savruldu, kimileri de iyi niyetlerle, bazı demokratik çözüm önerilerinde bulundular.

Bu ideolojik karmaşanın sadece solda değil, her alanda, örneğin dini akımlarda da olduğu su götürmez bir gerçek. Öyle ki epeydir dinle bilimin içiçe geçirilmesi çabalarına zaten tanık oluyorduk, ama insanlığın Adem ve Havva’dan gelmediğini, evrim teorisinin gerçek olduğunu, bunun da tanrının bir yaratısı olduğunu, Hıristıyanlık ve İslamiyet gibi bütün semavi dinlerin eşit olduğunu söyleyen dindarlara da, şahsen ben yeni tanık oldum. Bu örneği modern çağın, üretim kaosu gibi nasıl bir düşünce bolluğu ve karmaşası da yarattığını gösterebilmek için verdim. Her karmaşa döneminde olduğu gibi bugün de, yeni ve doğru arayışlar içinde olan başkaları da vardır, ki bunlar iyi niyetli unsurlardır, ancak bunlar insanlığın kurtuluş mücadelesinin ideolojik/politik anlamda yeniden kurulması gerektiğini düşünseler de, tek tek veya dağınık gruplar halinde olduklarından, ayrıca belirli somut bir ideolojik/politik açılıma sahip olamadıklarından etkisiz olarak durmaktadırlar. Read the rest of this entry »

che-guevara-renkli2Nereye gitsem ruhum ve kafam rahat değil… Yaşadım diyebilmek için neler yapmalı insan? Bilmiyorum…Ben, aralıklarla da olsa 2006 yılından beri yazımıyla uğraştığım bu kitabı yayınlamakla başlıyorum işe.
Zulmün hapishanelerinde geçen 11 yıl boyunca bana gösterdikleri eksilmez destek ve cesaretlendirmeyle beni ayakta tutan, her zaman benden daha fazla direnen sevgili annem Şükriye Çeliker ve cesur kızkardeşim Demet Çeliker’e… Bu kitap, hayatlarını insanlığın kurtuluşu uğruna çekinmeden feda etmiş, ülkemizdeki ve tüm dünyadaki devrimci düş yolcularına adanmıştır. En evvelinde ve en nihayetinde bu kitap İnsana adanmıştır.
Kitabın sonuçlanabilmesinde pekçok faktör etkili oldu. Bu bağlamda her şeyden önce, sevgili sosyolog yazar Dr. Hasan Hüseyin Arslan’ın ve bilgi birikimini, yorumlama gücünü her zaman takdirle karşıladığım sevgili yazar-düşünür Fatih Mehmet Yıldırım’ın yüreklendirmelerini saygıyla anmadan geçemeyeceğim. Teşekkürler sevgili dostlar…

Ayrıca Türkçe bilmediğinden yazdıklarımdan hiçbir şey anlamamasına rağmen yazma konusunda bana her türlü kolaylığı sağlayarak beni cesaretlendiren eşim, hayat arkadaşım Roris’in emeklerine de sonsuz teşekkürler borçluyum. Sana da yürek dolusu teşekkürler canım. Read the rest of this entry »

mage/jpeg

mage/jpeg

Günümüzde yaşanan bu toplumsal altüst oluş sürecinde, insanlar sanki başka her hangi bir seçenek kalmamış gibi mutlaka taraf olmaya zorlanarak, düşüncelerinin özgürleşmesi önünde, yaptırımcı setler çekilmekte. Bu, tabi ki en çok bu yöntemden beklentileri olan taraflarca tek tarz bu ve başka çözüm imkansız gibi dayatılmakta. Günümüz insanlığının temel sorunu olan, kendisi dışında ki dünyayı yadsıma ve korkularıyla yüzleşmekten kaçınması, toplumsal travmaları derinleştirerek, kaotik yapılanmayı olumsuz anlamda kalıcı kılmaktadır. İnsanlık kadar eski olan savaş, mitolojik tanımı ile Habil’le Kabilden başlayarak miras olarak edinilmiş ve göksel iradenin olmaması halinde, barışın kalıcı olmadığı dayatılmıştır. Sınırlanmış özgürlük seçenekleri ve koşullanmış aklın devreye girmesi, tam da bu noktada olmakta. İnsanlığın, bir başka önermesi ise, toplumsal hafızalarda koşullanmış kader ve kendinden olanın haklılığı üzerine şekillenmesidir. Read the rest of this entry »

un3059“Hey gidi günler hey! O günler çook geride kaldı. Halil geliyor deyince, Bodrum’lu kızlar, pencerelere koşardı. Halil’de, Halil’di hani! Çam yarması gibi. Kaşı, gözü; eli düzgün. Cesurdu da. Yiğitliği dillerde, biz de gençtik o zaman. Bakma, saçlarımıza kar düştü, dişlerimiz döküldü. Belimizin kamburu, seksen yılın yükünü taşır. Şu karışıklıklar var ya yüzümde, nah şunlar! Keyiften gelmedi suratıma evlat. Bizim devirler başkaydı. Ne gençliğimizi sürdük, ne bir gün gördük. Dışardan dış gavurlar, içeriden iç gavurlar, gün mü gösterdi bize? Gün dediysem, gün Allah’ın günü, hepsi bir. Şu var ki, memleket keşmekeş içindeydi. İşgal orduları parsellemişti yurdu. Ege’de Yunan var. “Şurdan şurası, benim” diyor da, başka bir şey demiyor. Ateş yılları anlayacağın. Belimizde piştov, elimizde Rus filintası, yatağımız sırtımızda. Dağ, taş, ova, bayır meskenimiz. Küçük Menderes’ten Köyceğiz’e; Denizli’den, Bodrum’a, karış karış, adım adım Read the rest of this entry »

un3059Vakti zamanın birinde, Kars dolaylarında, sesinin güzelliği ile dillere destan bir delikanlı yaşamaktadır. Ali bir türkü çığırmaya başladı mı, dağ taş inlermiş. Bu yağız delikanlı, bir Ermeni kızına aşık olur. Kız da ona sevdalanır. Kız sarışın, gözleri masmavi, güzel mi güzelmiş. Örgülü saçları belinden aşağı sarkarmış. İnce ve uzun endamı, sanki selvi dalı gibiymiş. Hele salına salına yürüyüşü, yürekleri yerinden oynatırmış. Bütün gençlerin gözü onun üzerindeymiş.

Ali ise herkesten daha yürekli, gözü pek, dürüst birisidir. Gece, gündüzünde bu güzel kız vardır. Sevdiği kız her sabah, kalkar kalkmaz bahçeleri bağları dolaşır, Ali de peşinden takip eder, gizli gizli buluşurlar. Yanıp tutuşan yüreklerinin kızgın ateşlerine birazcık su serperler. İki sevdalının bu aşkları kısa zamanda dillerde dolaşmaya başlamıştır. Oğlanın Müslüman, kızın Hıristiyan oluşu birleşmelerinde aşılmaz bir kale duvarı gibidir. Read the rest of this entry »

27
Ara

TOPLUMLARDA AHLAK

   Posted by: admin

116ca1fd800816b6rl6Ahlak kavramı, toplumu öylesine sarmış ki, bu denli sarmışlığa karşın, insan, neyin ahlaka uygun, neyin uygun olmadığını seçmekte güçlük çeke biliyor. Ahlaka bir ölçü konulamıyor, konulması da mümkün değil gibi görünüyor. Töre ve töre bilimi anlamına gelen ve toplumların uyması gereken, kurallar yumağı olan ahlak, üretim araçlarının ve üretici güçlerin gelişimine göre, değişime uğramıştır.

Toplumumuz, tabular toplumu. Tüm dünya toplumların da elbette tabular ve ahlakı var. Ama bizimkinden çok çeşitlisine az rastlanır. Belki de, çok farklı kültürel yapılarla yaşamamızdan ileri gelmektedir. Askerlik tabusundan alında, dinsel, cinsel, politik, aile, yemek, içmek ve benzerlerine, yaşadığımız her gün de rastlarsınız. Ülkemizde yasakların yoğunluğu, tartışma geleneğinin azlığı, okuma kültürünün yok denecek düzeyde olması, bu tabuları yıkmanın önünde, büyük bir engel oluşturuyor. Oysa asıl engel, bu tabuları yaratan ve koruyan güçler. Ahlak yargılarının çoğunu, bu egemenler koyuyor ve koruyorlar.

Efendi ol, efendi insan tanımları bile, kölenin örnek olarak görmesi için söylenmiş sözlerdir. Kral gibi adam, ya da paşa gibi yaşıyor. Bu verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere, hakim sınıfların egemenliğini öven anlayışlardır. Bir kişi, bir başkasına,’’ahlaksız“ derse, biz bu yargıyı değerlendirmeyi, neye göre ölçe biliriz ki? Önce nesnel bir şeymi bu suçlama? Ayrıca söyleyenin niteliği ve söyleme amacı ne? Diye düsünürüz. Sonunda, kendi kendimize bir yargıya varırız. Demek ki, çevreye, niyete, topluma, kısacası, ahlak yargıları toplumun gelişmesine göre değişiyor. İşte bizim toplumumuz, bu tabularla yoğrulduğu için, tüm çarpıklıklarıda içinde barındırıyor. Çoğu Türk filmlerinde izleriz; delikanlı, namusuna yan bakılan kızı başkalarının elinden kurtarır, sonrada kendisi yan bakmaya başlar. Niyeti ne olursa olsun, sonunda başkalarının yapmak istediğini, öz olarak kendisi yapar. Read the rest of this entry »