Archive for the ‘Deneme’ Category

YAŞAMIN ANLAMINI SENDE BULDUM(MU) VE NEREDE KAYIP ETTİM BEN

YAŞAMIN ANLAMINI SENDE BULDUM(MU) VE NEREDE KAYIP ETTİM BEN

Kendi doğrularımı kaybettim yanlışlarımda… Çalkantılı ikilemlerin çifter çifter devir daim yaptığı ruhumu arıyorum, buram buram sensizlik kokan benliğimde bensizliğimde… Tıpkı koca bir deryada bıraktığım, deryadan farksız bir katrenin izini sürmek istercesine… Bilmiyorum nedendir bu ulaşmak istemezlik ruhuma! Çok da seviyorum kendimi oysa? Gel gör ki ben olmak istediğim ben’e bir arpa boyunu geç; bir karınca adimi kadarcık dahi yaklaşamıyorum annem. Sen kadar kendimedir de hasretliğim.
Kana kana içmek istedim hep sevgiyi verilebildiği ölçüde. Bilhassa seni ve sevgini yaşayıp kazımak isterdim her zerreme…

Fakat ben seni tanıma fırsatını bulamadan meçhuller alıverdi seni… Seni tanıyamamakla beraber; asılsız benliğimle dolanıyorum dünya denen mekanda, o günden bugüne. Üzgünüm annem! Ben de istemiyorum ruhumun böyle silik silik varlık gösterisini. Onulmaz yaraların büyüdükçe, büyüyüşünü engelleyemeyişim acıtmaz mı ki beni sence? Olmak istediğim örnek bir benlik değil ki beynimdeki: Read the rest of this entry »

ZAMANIN BAŞLADIĞI YERDE İNSAN, ARAF'ININ SUSKUNLUĞUNU YAŞIYORDU(MU)

ZAMANIN BAŞLADIĞI YERDE İNSAN, ARAF'ININ SUSKUNLUĞUNU YAŞIYORDU(MU)

İnsanın yaşam kaynakları oluşurken, kendisiyle barışık yaşayabilmesinin en önemli araçlarından birisi, ihanet ve farkındalıktır. İnsanın kendinde sorguladığı, yaşamının devamında önem verdiği, diğer bir var oluş durumu ise, gerçekliliği kendine göre kurgulayarak kabulleniştir. Var olanı şekillendirmek ve anlamlandırmak için, kendisinde oluşturduğu imgeler, kendisinin ifade tarzını oluşturur. Aslında bu, kendisinde var ettiği tecrübeler ile anlamlandırmayı sağlayan dil arasında ki çelişkisiz çelişkisidir.

Ana dilde kendisini ifade etmeye çalışırken, aslında kendisinde oluşturduğu imgeleri ifade etmeye çalışıyor, burada konuşma dili ile yazım dili arasındaki farklılık var oluş olarak şekillendikçe, farkındalık başlıyor. Kendisinin yaşam süreci içinde oluşturduğu imgesel ifade ile kelimelerin anlamlandırılması, kişinin kullandığı kelimeler farklılık göstermeye ve süreç içinde anlamlarını kendisinin oluşturduğu, imgesel dili geliştirmeye doğru yöneltir. Aslında bu şizofrenik bir durumdur, kendisinde yaratmaya çalıştığı gerçekliliği ifade ediş tarzında, insan farklı gerçeklilik ile aynısal kelimeler kullanarak, farklı ifade tarzına yönelmesi, kendisinde yaşadığı ve anlamlandırmadığı uyumsal travmasını (kişisel depremini, sarsıntısını) yaşar. Read the rest of this entry »

3
Mar

MEKTUP – OLCA BAL

   Posted by: admin Tags: , ,

ÖNCE TANRILAR TERK ETTİ DÜNYAYI, SONRA MELEKLERLE SEVGİ(Mİ)

ÖNCE TANRILAR TERK ETTİ DÜNYAYI, SONRA MELEKLERLE SEVGİ(Mİ)

Merhaba iyilik meleğim.
Öncelikle, yumuk ellerinden ve gül yanaklarından öperim. Umarım sağlığın yerinde ve sen çok iyisindir. Çünkü, senin yokluğunu düşünmek bile istemiyorum. Biliyorum! Övülmekten hoşlanmazsın, hatta nefret edersin, ama bana kızma lütfen, içimden geldi, senin yüce insanlığını kağıt, kaleme dökmek istedim. Sana bir hatıram olsun, saklarsın belki, çekmecenin bir köşesinde.

Satırlarımı okuduğunda belkide; çok uzaklarda olacaksın, eğer şanslıysam yanı başında oturacağım. Bilemiyorum, tek bildiğim şey, iyilik meleğimi her zamankinden daha çok özlediğim ve huzuruna ihtiyaç duyduğum. Aslında çoğuları gibi, sevenlerin o kadar çok ki, herkes seni göre bilmek için yarışa giriyor, etrafında buluna bilmek için can atıyor. Nerdeyse koca şehir tiryakin olmuş. Eşlerin, dostların, akrabaların desem, zaten öyle.

Ya uzaktakiler, istedikleri zaman seni göremedikleri için en büyük hasreti, özlemi onlar çekiyor. Gerçi bir Meleğin özlemini çekmek bile güzel, çünkü seni tanıyan artık, sensiz yapamıyor. Neden diye düşünme bile? Evin bir Cennet’in sıcaklığına sahip. Evin sahibi ise huzur saçan bir Melek. Ya insanlığı ve güzel yüreği. Hiç rastlamadım ömrümde inan, senin gibi bir varlığa. O sonsuz sabrınla, bizleri bıkmadani usanmadan teker teker dinliyorsun. Şikayetçi olmadan, Seni bunaltsakta bizlere katlanıyorsun. Sen o kadar yücesin ki; derdimize hep derman oldun, acılarımıza hep melhem oldun, sıkıntılarımıza hep çare buldun.

Yolumuzu şaşırdığımızda bize doğru yolu gösterdin. Karanlığa düştüğümüzde tutup kolumuzdan, aydınlığa çıkartın. Sen güzel insan, don tutmuş yüreklerimizi, sevginle ısıttın. Sen nur yüzlüm, gönüllerimize Allah aşkını hissettirdin ve bizlere insan sevgisini aşıladın. O sıcacık bakışlarınla baktığında, kadife sesinle konuştuğunda, karşında oturan kötü insanın bile, huyu suyu değişiyor. Bir mekana girdiğinde, huzur saçan yüreğin, milleti bir mıknatıs gibi kendine çekiyor, herkesi başına topluyor. Read the rest of this entry »

valse30 yıl akıl hastanesinede kalan ve çamura can veren Camille Claudel… Bakırköy Akıl Hastanesi’nin önündeki `Düşünen Adam Rodin’in sevgilisi Camille Claudel… Yazarımız Aysel Kılıç, işte yaşamı akıl hastanesi ve çamurlarla geçmiş Camille Claudel’i yazıyor. İşte Aysel Kılıç’ın, `Çamura can veren kadın… Camille Claudel` adlı yazısı…
“Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere, sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı, büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar… Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca, ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra, şimdi de kendilerinin hak ettikleri, hapishane hayatını bana yaşatıyorlar… Bütün bunlar Rodin’in şeytani başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra, benim sanatçı olarak atılım yapıp, onu aşmam; bunu engellemek için de, yaşarken olduğu gibi, ölümünden sonra da, ben hep mutsuz kalmalıydım…Her bakımdan başarıya ulaştı işte! Bu.. Bu esaretten çok sıkılıyorum. Villeneuve’e hiç dönemeyecek miyim, Paul?”
BEN CAMİLLE CLAUDEL, SESİMİ DUYUYOR MUSUNUZ? YUKARDAKİ MEKTUBU AĞABEYİM PAUL’A YAZDIM. HANİ ŞU ÜNLÜ FRANSIZ ŞAİRİ.. DİPLOMAT PAUL CLAUDEL. BANA DÖNÜP YANIT VERMEDİ. BİR ÇOK ARKADAŞLARIMA , BİR ÇOK MEKTUPLAR YAZDIM. “ÜŞÜYORUM BENİ BURADAN ÇIKARIN “DEDİM. “HEYKEL YAPAMAZSAM , ÇAMURA DOKUNAMAZSAM, DELİRİRİM” DEDİM. Read the rest of this entry »

141714Aşkın kendisini tanımlarken, insan kendi beklentilerinde yarattığı, sınırlarıda tanımlıyor aslında. İnsan, yaşamı boyunca, en az bir kez olmak üzere, defalarca aşık olarak, aslında kendi sınırları içinde yarattığı, kendisiyle var olma veya yok olmanın sınırlarında dans etmekte. İlk kimlik belirlemenin yaşandığı, ilksel çocukluk aşkı, her kesin mutlaka durması gereken, zorunlu durak. Bu neden böyle olmakta? Çünkü, ilksel kimlik belirlenmesinin, var olduğu zorunlu durak. Çocuk kimliği, kendisini dış yaşamda ifade etmeye başlarken, varlığı nı anlamlandırma ihtiyacı duyar. Bu ancak, cinsin kendini tamamlayacağı, karşıtı kimlikle mevcut olur. Kendine ve dışındaki dünyasına, kendisinin artık birey kimliğine sahip, bağımsız bir birey olduğunu, ispatlamanın temel yoludur. O güne kadar oluşan ve giderek olgunlaşan, cinsellik anlamında farkındalık, yeni bir dönüşüm mecrasında, kendini ifade edebilmek için, karşıt kimlikte var olmayı seçer. Burada, cinsel anlamda var olmanın ilk belirlemesi, kimliksel dönüşümdür. Bunu yaratan temel koşul ise cinsel anlamda olgunlaşan bireyin, var olmanın farkındalığıdır. Read the rest of this entry »

Aşk, tek kişilik oynanan, oyun gibidir.
Aşk, tek kişilik oynanan, oyun gibidir.

Özür dilediğim aşk, öyle devrim aşkı, bağımsız bir ülke aşkı, doğa, çevre, börtü, böcek aşkı değil… Basbağı bildiğimiz aşk. Yani onu görünce, kalbimizin yerinden çıkacakmış gibi çarptığı, yüzümüzün al bastığı, göremeyince içimize keder basan, küstüysek hele, tüm dünyanın siyahlara büründüğü, çiçeklerin kokmadığı, tüm renklerin siyahlara döndüğü aşk bu!

Bizzat kendisine, onun olma durumuna aşık olduğum aşktan, geç de olsa özür dilemek istedim. Ona o kadar kötü davrandım ki “artıkdeğiştim, beni affet!” desem de inanmıyor.Aslında belki haklı.. Çocukluğumda, en çok onun hayalinin kurulduğu, bir yaşam çevrelemişti beni. Siyah beyaz Türk filmlerinde, en çok onun yüzünden, başına olmadık şeyler gelenlere, ağlamıştım. Şarkı sözleri hep, çok ama çok aşık olmayı, ya da kavuşamayınca, hayata kahretmeyi öğretti, bir çoğumuz gibi bana da.

Sonra ben büyüdüm, aşk da büyüdü.. Ben büyüdükçe, o benden çok büyüdü, karşılaştığımız da, ona genellikle iyi davrandım. Onu avutmak için, gitarla parçalar bile çaldım. Ay ışığına bakıp, ağladım. Sevinçten, hoplaya zıplaya gezdim. Günler önce, kararlaştırılmış randevulara telaşlandım, özenle süslendim. O da bunları inkar edemez.

Sonra mı.. Ah onu çok çok hırpaladım. Ülkemiz elden gidiyordu, bir şeylerin ucundan tutmak gerekiyordu. Aşk benim için bir zaaftı. Halkımızın değer yargıları, ahlak ölçüleri öyleydi, böyleydi..”Ama halkımız istiyor” derken, hele de herkesin bacısıyken aşk da neydi ki.. Devrimcilerin aşkı nasıl olurdu, bunu hiç bilmiyordum. Önümde, devrimci aşka dair, bir örnek yoktu. Read the rest of this entry »

ekimBu yazıya kategori bulmakta zorlandım.12 Eylül’de sol neden yenildi de olabilirdi kategori. Boşanmalar ve ölü evlilikler de olabilirdi. Hazır mevsimlerden sonbahar, aylardan Eylül’ken bir başka arkadaşımızın 12 Eylül yazısının altına yanıt ta olabilirdi. Anlatı diye bir yazı kategorimiz olsaydı, onun konusu da olabilirdi.İç hesaplaşmalarımız diye bir yazı kategorisi olsaydı oraya tam da denk düşerdi.

Artık biçimin ardına düşmeyeyim. Konu şu , 12 Eylül’de ben yaşam karşında nasıl da ricat eyledim. Konu; malum konu, 12 Eylül’de radyolarımızı bir açtık evet , Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri evimizin içini doldurdu. Pencerelerimizi bir açtık ki, tam da biz ülkenin her yerinde eş zamanlı eylem koymalarımızın üzerinden, devrim arifesinde olduğumuza inanmışken, tam da “düşmanlar selam ister , gözden, gezden, arpacıktan ” diye içimizden mırıldanırken, sokağımıza askeri araçlar dolmuş ve sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Korku içinde babama baktım. Read the rest of this entry »

my20dress20hangs20there” Yürüyemezsem dans ederim”diyebilen, acılar içinde geçen yaşamının en son anında “yaşasın hayat” diyen ve kıpkırmızı karpuzları natürmort çalışan, devrimin kırlangıç kaşlı kızı Frida.
Sen nasıl anlatılırsın? Frida, bunu bilemedim. Yaşam hikayende öyle çok şey var ki. Bir yanını anlatırken, başka bir yanın eksik kalacak diye, kaygı taşıyor insan seni anlatırken. Acılar içinde geçen yaşamının içindeki çok renkli kişiliğinle yaşama renk katmışsın sanki… Olmazlar olur olmuş seninle. Yaşamın ta kendisiymişsin sanki Frida. Ben de, doğduğun yerden çocukluğundan başlayarak anlatmaya çalışayım seni, eksikliklerimi hoş gör. Seninle ilgili öyle çok şey izledim ki ve öyle çok şey okudum ki…hep” evet Frida bu ama şu yanı sanki biraz eksik kalmış” dedim. Evet doğduğun yerden ve çocukluğundan başlıyayım… Read the rest of this entry »