Archive for the ‘Öykü’ Category

AŞK VE İHANET, BİR KILICIN İKİ YÜZÜ(MÜ), ACIMIZA KATTIĞIMIZ İNKAR(MI)

AŞK VE İHANET, BİR KILICIN İKİ YÜZÜ(MÜ), ACIMIZA KATTIĞIMIZ İNKAR(MI)

Nasılda acımasızca kıymıştık bu yaralı sevdamıza, ömrümüzün tüketilmiş yıllarına, hüzünle karışık, sevda dolu ihaneti koymuştuk, değil mi bir tanem. Oysa sensizlik, nasılda acıtmıştı beni, çakır yeşili gözlerin, inci tanelerini dökmeye hazırdı hatıralarımda, şimdiki gibi. Onlara bir ömrü emanet edebilirim, ama sana değil be bir tanem, sana değil! Sen düzenin yeminli bekçisi, bense yıkmaya gücü yetmeyen, yeminli düşmanı, bu sevdanın kaderi nasıl olacak bir tanem. Bu yükü ne sen taşıya bilirsin, ne de ben, değil mi? Nasıl bakarım sonra dostlarımın yüzüne, ya sen nasıl bakarsın, bize karşı bu amansız kavganla var oldun, başkomser olman kurtarır mı zannediyorsun seni! Neden geldin yılların yorgunluğunu taşıyan bu bedene ve ne olursa olsun, sen bir gecelik kadınım olamazsın, sen kıysanda sevdan adına ben ve dostlarıma, ben sana kıyamam. Bu kadar zalim olamam, hala bir yanım alabildiğine romantik, bir yanımsa patlamaya hazır bir volkan sanki anlasana! Başımı kaldırdığımda, çakır yeşili gözlerini bana dikerek, beni incelediğini fark ettim. Gülümsemeye çalıştığımda, Aysel:
— Beni bir gecelik dahi olsa, kabul etmeyeceksin anlaşılan, değil mi Mustafa! Bana yalan söyleme, bu bile zor gelecek sana. Bana ve bu elbiseye, bir gecelik dahi olsa katlanmak istemiyorsun değimli? Sadece bir gecelik, belki o zaman vicdanımın o amansız ağırlığı kalkarda omuzlarımdan, doğrulur kalkar da, bakarım etrafıma, ben nerede yanlış yaptım. Bu sevdanın bendeki anlamı ne? Neden bu kadar önemlisin benim için? Sevdam mı, yoksa içimdeki öldürmeye çalışıpta, öldüremediğim küçük Aysel´mi baş kaldıran? Bana yardım etmek zorundasın, aşkımız adına, vicdanın adına sana sesleniyorum! Yardım et bana.
Korktuğum gerçekleşmişti, çakır yeşili gözlerden, şelale misali inci taneleri dökülmeye başlamıştı ve ben, çoktan yenilmiştim sana. Sıkı sıkıya sarıldım, hasretimin acı yükünü bırakarak geçmişe, sarılmak istediğim, yıllarca gelişini beklediğim günlerdeki hayallerim gibi ve günah yıkandı gözlerinin ayasında. Read the rest of this entry »

SUSKUN YALNIZLIĞIMIN TÜM ÇAĞRILARINDA, GELİŞİNLE YAŞAM BAŞLADI(MI)
SUSKUN YALNIZLIĞIMIN TÜM ÇAĞRILARINDA, GELİŞİNLE YAŞAM BAŞLADI(MI)

Zaman gece yarısını çoktan geçmişti, gözlerim tavandaki tüm ayrıntılar bakmıştı, ancak ne kadar gördü, bilmiyordum. Sadece o hüzün dolu sesin ve gözlerin vardı tüm gecem boyunca. Ben, düzenin yeminli karşıtı, düzenin savunucusu baş komiser ile olacaktım, ne adına, ne adına olacaktı bu birliktelik, suskun korkularıma sığındım değil mi?
Bazı şeyler yerine oturmaktaydı, geçmişin çıkmaz sokaklarında, yolumu görür hale gelmiştim. Kimi olaylarda tutuklanmış, inanılmaz şekilde bırakılmıştım, beni sen mi koruyordun Aysel, neden, sadece bana olan aşkından mı? Sorulacak ne kadar çok soru var düne dair, cevap verecek misin acaba?
Sorularımın cevabını verecek mi, o inci tanelerini dökmeye hazır, çakır yeşili gözlerine nasıl dayanırım, söylesene bana? Yine mi yenileceğim, tüm kalelerimi zapt mı edeceksin, beni bana bırakarak, hüzün limanlarıma hapsedeceksin? İşte bir tek buna dayanamam, bu acıya katlanamam, oysa hep başım dik yaşamış, hep dik durmuştum yaşam karşısında. En büyük dayanağımın sen olduğunu anladığım anda, omuzlarıma taşınmaz yük, sırtıma kambur ekledin.
Sabahın ilk ışıkları yalarken yeryüzünü, çaresizliğimin girdabında boğulmuş şekilde, tavanı izliyordum. Bütün bir zamanın sonucunda tek yapa bildiğim, sana olan özlem dolu hasretimdi, sen yıllardır içimde kanayan yaram, yürek sızım, öfkeli tutsak başkaldırımda bile, tutunduğum sabrımdın. Anılardan geriye sen ve direnen ben kaldım derken, yıkarak bütün surlarını acımın, sana emanet bırakılmış bağlılığım kaldı değilmi. Kalan ömür çizgilerim, senin vicdan yükünü nasıl taşısın? Taşır mı acaba?
Bunca yıldan sonra ansızın neden gelmiştin, hangi hesabın hesapsızlığına sığınmıştın, ödenecek bedeller ödenmeden neden gelmek ihtiyacını şimdi duymuştun? Beynimin hücrelerinde asılı çengeller, beni huzursuzluğun engin deryalarına atmaktaydı. Ben, her şeye rağmen seninle bir araya gelmeye ve seninle konuşmaya karalıydım. Bir yanım ihanet, bir yanım sevdam ve bense acılarımın ortasında yapayalnız, gözlerim ise tavana mahkum hala.
Artık zamanı gelmişti aramanın, yavaşça elim telefona gitti, numarayı çevirdikten sonra beklemeye başladım. Uzunca bir süre çalmıştı ve kendiliğinden kapandı, şaşkın bir halde telefona bakıyordum. Neden açmadın, oysa dün benimle konuşmaya hazır olduğunu söylemiştin, bu kararından neden vaz geçtin? Beni bir kez daha, yeniden kararsızlığın pençesine hiç acımadan attın, neden be gülüm, neden? Gün tekrar örtüsünü atmıştı sokaklara ve ben aynı yerde oturuyordum, gözlerim bu defa telefona sabitlenmiş bir şekilde bakıyordu. Read the rest of this entry »

GİTMİŞTİN VE BANA ANILARI(MI) EMANET ETMİŞTİN

GİTMİŞTİN VE BANA ANILARI(MI) EMANET ETMİŞTİN

Birazdan, yıllar sonra karşılaşacağım, eski bir dostla olmanın aşırı heyecanını taşıyordum. Ortaokul yıllarımın anıları, birden bire fırlayarak çekmecelerinden, ortalığa saçılmışlardı. Ne kadar çok anılar sıkıştırmışım, küçücük denizime. Benden taşan bu duygular, daha da anlamlandı. Sanki o günlerin yalnızlığını duyumsadım ve ilk telefonu aldığımda yaşadığım şaşkınlığı, ben nasılda mutluyum şu anda.

Geçmişimin ayak sesleri; yürek sancılarım, sevincim, kederim, ansızın çalarak kapımı, saklandıkları köşelerinden çıkarak, sökün etmişlerdi beynimin kıvrımlarına. Neden ve niçin diyerek, sormak istedim, yıllar sonra ki gelişine? Soramadım! İyi ki sormadım, belki de mühür vurdu sevincim dillerime. Başkası değil de, neden sensin, ama senin gelişini yıllarca bekledim ve gelmedin. Kim bilir belkide gelemedin, gelmek istesen de. Fark etmez aslında; gelişinle ne değişecek ki?

Yılları düşündüm, sensiz geçen yılları, anılarım ihanet etmese bana, hatırlayacağım ama hatırlamak istemiyorum galiba! İlk seninle 2’ci sınıfta karşılaşmıştık, ben İzmir’ den gelmiştim, deli dolu, haşarı bir öğrenci, sense sınıfın en güzel ve en uslu kızı. Gözlerin çakır yeşili ve hep hüzünlü bakardı, sanki ağladın, ağlayacaksın ve ben hep senin ağlamandan korkardım. Belki de o günlerden kalma, her kadının gözyaşlarında bende ağlarım.

Zor yıllardı, her yerde çatışmalar devam ederken, insan ölümleri köşe başlarını tutmuştu ve benim kulağım, gözüm dışarıdaki çatışma seslerine odaklanmıştı. Sınıf başkanı ve o dönemin okul lideriydim ve seni koruyan silahşor. Sense suskun bir kabullenişle, yanımda bulunurdun, çoğu zaman silahımı emanet alır, içerde bana teslim ederdin. Benim her karşı çıkmamda, ‘’sen değil başka arkadaş içeriye soksun’’ deyişimde, öylesine hüzünlü ve bir o kadar kararlı bakardın ki, susardım ve sessiz iradene her seferinde yenilirdim. Yenildiğim kendimdi aslında, sana olan sevgime yenilirdim. Ve hayatım boyunca bir tek sen yenmiştin beni ve inciler dökmesinden korktuğum gözlerin. Read the rest of this entry »

17
Ara

AŞK YÜREKTE GENÇ KALIR – OLCA BAL

   Posted by: admin

AŞK YÜREKTE YAŞANAN HÜZÜN GİBİDİR, SANCISI HAFİFLER AMA YOKOLMAZ(MI)

AŞK YÜREKTE YAŞANAN HÜZÜN GİBİDİR, SANCISI HAFİFLER AMA YOKOLMAZ(MI)

( Dursun Yılmaz’ın hayat hikayesi )
Bir Cuma akşamı dayımlara uğradım. Arada bir kendisini ziyaret ederim, sevdiğim ve saygı duyduğum büyüklerimden birisidir. Belkide, zor geçen çocukluğumda desteğini çok görmemden. Onunla, yıllara dayalı tatlı sohbetlerimiz olur zaman zaman. Ve ben, dayımı çok iyi tanıdığımı sanıyordum kendimce. Yanılmışım! Ta ki bu ziyaretime dek. Eşi Mürvet yengemle mutfakta oturmuş hoş beş edip, enfes demlediği tavşankanı çayı içiyorduk.
Bir zaman sonra, dayı’m başı önde içeriye girdi. Kafasını hafifçe kaldırıp beni gördüğünde, “Oh hoş geldin yeğenim,” dedi. Bende ayağa kalkıp iki yanağından öperek onu çok özlediğimi söyledim. Yüzüme, gözlerimin içine uzunca bir bakış attı, sanki rica da bulunacakmışçasına. Sonra, “Olca kızım,” dedi. “ Senin öyküler yazdığını duydum!” Bende, utangaç bir sesle; “Eh dayı,” dedim, “İşte bir şeyler yazmaya çalışıyorum.” O sırada, Mürvet yengem dayı’mın akşam yemeğini tabağına koyuyordu. Bir tepsiye de salatasını ve ekmeğini hazırladı. Dayı’m tepsiyi eline alarak, “Gel bakalım sana anlatacaklarım var. Birde Hamdi Çavuşun oğlu, Dursun’un hikayesini yaz.” Peşinden gittim, bi an duraklayarak Mürvet yengeme doğru mutfağa döndüm. Telefonla konuşuyordu! Ben daha yenge sende gelsene demeden, torunu Miraç’ın ateşi çıktığını ve minik bebeği görmesi gerektiğini söyleyerek, aceleyle evden çıktı. Read the rest of this entry »

29
Tem

UÇURTMA – Olca BAL

   Posted by: admin Tags: ,

GÖZLERİNDE ÖZGÜRLÜĞÜ YAŞADIM VE SEVGİYİ, UÇURTMA MEVSİMİNDE ÖZGÜRLÜK GİBİ(Mİ)
GÖZLERİNDE ÖZGÜRLÜĞÜ YAŞADIM VE SEVGİYİ, UÇURTMA MEVSİMİNDE ÖZGÜRLÜK GİBİ(Mİ)

Funda öğretmen, yetimhanenin bahçesinde diğer küçük çocukların arasında Hüseyin’i göremeyince, telaşlanarak aramaya koyulur! Yemekhanesinden başlayarak, yattığı odasına, bodrum katından tut, çatısına varana kadar, ama bulamaz! Telaşı daha da artarak yüreği alevlenir bir anda, mutfakta çalışan Akgül ablasının yanına koşarak nefes nefese, ’’Hüseyin’i gördün mü? Ve yakınarak ‘’yine kayıplarda’’ der. Hademe Akgül, ‘’görmediğini’’ söylerken kendiside endişeye kapılır! ‘’Anlaşıldı kızım, bu çocukla işimiz var bizim,’’ sırtından önlüğünü çıkartarak, ‘’beraber arayalım’’ der. Saatlerce aramanın sonunda, Funda öğretmenin sinirleri bir hayli gerilir ve güneşin batmasıyla karanlık yavaşça etrafa yayılmakta. Funda öğretmenin alnından sıkıntı terleri akarken, yanakları da öfkesinden kızarmıştı. Gözlerini büyümüş, ellerini de sıkıca birbirine ovuşturarak söylenmeye başlamıştı; ‘’Biz ne yapacağız şimdi, ya başına bir kötülük geldiyse! Ah Akgül abla, her çocuğu anladım! Çözebildim eğitim hayatımda! Bir tek Hüseyin’e yaklaşamadım, neyi uyguladıysam başarısız kaldım!’’ Delirecek gibiydi artık Funda öğretmen. Hüseyin’i, o küçük içine kapanık çocuğu ayrı severdi. Read the rest of this entry »

8
Haz

KURTARICI AŞK – Olca BAL

   Posted by: admin Tags: ,

YAŞAMDA VAR OLMAK VE YOK OLMAK ARASINDA TEK GERÇEK SEVGİ(Mİ)DİR
YAŞAMDA VAR OLMAK VE YOK OLMAK ARASINDA TEK GERÇEK SEVGİ(Mİ)DİR

Mehmet hakkında anlatılanlara inanmadığımdan yaşadığı şehre gitmeye karar verdim! Gözlerimle görmek istiyordum anlatılanları, ortak dostlarımız bitmiş ve tükenmiş olduğunu anlatıyorlardı, dosttum olarak yardım elimi uzatabilmem için. Durumunu en açık şekliyle anlamak zorundaydım Benim tanıdığım Mehmet çakı gibi bir delikanlıydı, güçlüydü, hayat acımasızca üstüne de gelse, Mehmet bir adım bile geri atmadan, gülerek zorlukların üstüne yürürdü. Hali ormanların kralı bir Aslanı andırır, gerektiğinde içindeki Aslanı hayata sürerdi! Çevresindeki insanlar onu tutkuyla izler, var olan sağlam kişiliğine hayran olurlardı. Hakkında işittiklerim beni etki altına almış ve yol boyunca arabamı kullanırken, ister istemez şimdiki halini düşünerek, kendimce onu yargılıyordum.
Ne oldu sana Mehmet, sen kendini terk ederek bir başka varlık mı gönderdin yerine? Yoksa kendini bizlere sağlam ve güçlü göstermen bir rolden ibaret miydi? Eyer öyleyse Mehmet, rolünü en güzel şekilde oynayarak, bizleri de inandırdın güçlü olmana. Ya da yılların biriktirdiği acılar, yüreğini mi esir aldı bir anda, güçlü Mehmet’in bu yıkılışı, inanamadığım yükseklerden yerlere inişi, belkide istemeden kendini yok edişi. Read the rest of this entry »

10
May

ÖLÜMÜN PENÇESİNDE – Olca BAL

   Posted by: admin Tags: , ,

ÖLÜMÜN ARKA YÜZÜNDE SEVİNÇ SOKAKLARI GİZLİDİR, YÜRÜYECEK KADAR CESARETİMİZ VAR(MI)

ÖLÜMÜN ARKA YÜZÜNDE SEVİNÇ SOKAKLARI GİZLİDİR, YÜRÜYECEK KADAR CESARETİMİZ VAR(MI)

Yine kafamın içinde bin bir türlü sorular, biri bitmeden diğeri başlıyordu, artık ne yapacağımı şaşırmıştım. Yağmurun sürekli ölmek isteyişine bir anlam veremiyordum, zaten zamanı geldiğinde ölmeyecek miydik? Korkuyordum, her an bir delilik yapmasından, yine ölümü çare bilerek, büyük bir cesaretle çekinmeden ölüme başvuracağından korkuyordum. İçimde yaratılan korkular, bir biriyle yarışarak kabusa dönüşmüştü ve tedirgin bir hayat sürmeye başlamıştım.
Bir sabahı uyandığımda kafam her zamankinden daha dalgındı, balkona çıkarak Baharın verdiği ılık havayı içime çektim ve kendini dışarı at, en doğrusunu yaparsın diye düşündüm. Biraz olsun ruhumu rahatlatmak için, kendime bakım yaparak en şık kıyafetlerimi giydim ve dışarıya çıkarak yürümeye başladım. Bayağı yürüdükten sonra, hiç farkına varmadan tanımadığım sokaklara girdim. Gözüme köhne bir yerde Kafeterya çarpınca, sandalyeleri ve masaları dışarıdaki bahçeye kurulmuş, hemen boş yer seçerek oturdum, bayağı kalabalıktı. Garson yanıma gelerek siparişimi sordu, bir bira istedim, Güneşin altında canım soğuk bir bira çekmişti, garson biramı masaya bıraktığında, kendimi tutamadan hızlı yudumlarla içmeye başladım ve içtikçe içinden çıkamadığım düşüncelere daldım.
Birden içimde oluşan cesaretle, cep telefonumu elime alarak Yağmuru aradım ve bulunduğum yere gelmesi için rica ettim, yarım saat sonra Yağmur soluk bir yüzle gelmişti. Bana hafiften gülerek elimi sıktı ve karşıma oturdu. Garsona iki bira siparişi daha vermiştim. Bir yandan ise konuya nasıl gireceğimi düşünüyordum, artık onunla konuşarak muhakkak öğrenecektim, neden mücadele etmektense, sürekli ölmek isteyişini. Yüzüne tedirgince bakarak, lütfen Yağmur artık beni üzmekten vaz geç ne olursun anlat. Read the rest of this entry »

YAŞAMIN BAŞLADIĞI YERDE HÜZÜNLER GİZLİ(Mİ)
YAŞAMIN BAŞLADIĞI YERDE HÜZÜNLER GİZLİ(Mİ)

Erdal annesinin gözündeki korkuyu görerek:
- Korkma anaların anası, sadece biraz hava almaya çıkıyorum.
Oğlunun öfkesine çabuk yenileceğini bildiği için, dışarıda Ömer’le karşılaşma durumunda,  mutlaka saldıracağını düşünerek:
- Söz mü oğul.
Ailesini bu kadar çok özlemesine rağmen, geldiğinden beri yaşattıklarından acı duyarak, ‘’o şerefsiz için ailemi perişan etmek ne kadar doğru, bu hesabı nasıl olsa kapatacağım, zamanı gelince,’’ diyerek annesine sarılarak onu öptü ve ayrılırken:
- Söz anam söz, yüreğini serin tut güzel anam, merak etme.
Annesinin arkasından bakışlarını yüreğinde duyarak, merdivenlerden inerek sokağa çıktı. Herkesin meraklı bakışları altında, elleri cebinde sokakta yürümeye başladı. Meraklı sorularla karşı karşıya kalmamak için, çocukluğunu yaşadığı mahalleden ayrılarak, yıllardır gitmediği şehrin diğer semtine yürüdü. Saatlerce başıboş dolaşan Erdal, içindeki fırtınalar yaratan düşüncelerinden kopamıyordu. Buket canlanıyordu gözlerinin önünde, okudukları öyle canlıydı ki beyninde, onun yaşadığı acılar, karanlığın içinden süzülerek geliyordu karşısına, sanki yaşananları canlı olarak görüyordu.
Buketin çığlığını duyuyor, canım sevgilim diyerek, onu kurtarmak için elini uzatıyordu. Askıda kalan eli, her şeyin ona, hayal gücü olduğunu hatırlattı, içi yine öfke doldu Ömer’e karşı. Öfkeden dişlerini sıkıyor ve yine küfretmeye başlıyordu. ‘’Ulan O… çocuğu, sakın elimden kurtuldum sanma, ölene kadar peşinde olacağım. Seni gebertmeden bu dünyadan gitmeyeceğim, onun bunun çocuğu.’’ Öfkesini frenleyemiyordu.
Tekrar koşup, Ömer’in evine gitmek istedi, ‘’dışarı çıkmaz ki, korkak köstebek, onun gücü kadına yeter’’ diyerek, yanında duran ağacı tekmelemeye, yumruklamaya başladı. ‘’Erkeksin öylemi…. erkeklik cesaret ister, mertlik ister, sana sığınmış zavallı bir kadını kullanmak mı erkeklik. Erkeklik bir kadının çaresizliğinden faydalanmak, onu ölüme sürüklemek mi ulan’’ diyerek, tekmelediği ağaçtan öfkesin alamayıp, ağaca sarılıp, ha bire kafasını vuruyordu ağacın gövdesine. Read the rest of this entry »

15
Nis

UNUTULMAYAN SEVDALAR 4 – Songül TOKER

   Posted by: admin Tags: ,

BİRTANEM, GELECEKSİN DİYEREK SABRIMA SABIR EKLEDİM(Mİ)
BİRTANEM, GELECEKSİN DİYEREK SABRIMA SABIR EKLEDİM(Mİ)

Erdal tüm öfkesiyle merdivenleri hızla indi ve Ömer’in oturduğu evine koşarcasına yürüyerek, kapının ziline ısrarla basmaya başladı. Pencereden bakan Ömer, aşağıda duran Erdal’a şaşkınlıkla bakarak seslendi:
- Ne oluyoruz ya! Dağ başında mı yaşıyoruz?
Erdal, inanılmaz bir güçle kapıyı sallayarak, sanki kapıyı yıkmaya çalışırcasına uğraşırken, başını kaldırarak Ömer’e:
- Aç lan şu kapıyı!
Öfke dolu sesi, caddede dehşet ve tehdit dolu olarak yankılanıyordu. Herkesin duymasına aldırmadan bağırırken, merakla toplanmaya başlayan kalabalık, olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Erdal:
- Görüyorum ki baya erkekmişsin, yoksa erkekliğin sadece kadınlara mı geçerli? ,
Aşağıdaki adamı tanımıştı, karısının eski sevdalısı olan Erdal’dı, ‘’anlaşılan karım denen kaltak, buna ya her şeyi anlattı, ya da bir şekilde haber uçurdu, dünde ambulans buradayken buradaydı, belki de buluşmaya geldi. Bu adamdan kurtulmalı, bu daha fazla tantana çıkarırsa, herkesin olan bitenden haberi olur. En iyisi buna uymayayım,’’ aşağıya doğru baktığında, Erdal kapıyı tekmelemeye, yumruk atmaya devam ediyordu. Ömer sakin bir sesle:
- Git oğlum buradan, yoksa polis çağırırım!
Çevreden toplananlar, Ömer’in bu kayıtsız haline şaşkınlıkla bakıyordu, bölük pörçük duydukları sözlere anlam vermeye uğraşırken, Erdal’ı uzaktan tanıyanlar, kendisine seslenmeye çalışıyorlardı, ancak onun kimseyi duymadığını, gözünün Ömer’den başka kimseyi görmediğini fark etmekte gecikmediler. Yaşlı bir kadın, ‘’bu bizim Erdal, karıncayı bile incitmez, neden delilendi acaba. Ömer’den ne alıp veremediği olur ki’’ diyerek, çevreye laf yetiştirmeye çalışıyordu. Erdal çıldırmış bir halde: Read the rest of this entry »

BUGÜN DÜNÜMÜN YANSIMASI VE DÜNÜM BUGÜNDE(Mİ)

BUGÜN DÜNÜMÜN YANSIMASI VE DÜNÜM BUGÜNDE(Mİ)

Güzel bir hazan mevsimiydi, gölün etrafında yürüyüş yaparken, çocuk parkının yanına gelmiştim. Oynayan çocukları görmek, onların gözlerindeki coşku ve sevinci yakalamak, beni daima mutlu ederdi. Çocuklarla oynamayı çok severim, o tertemiz dünyaları hep büyülemiştir beni.

Hemen boş duran salıncağa koşup, sallanmaya başladığımda, tüm yetişkinlerin gözleri üzerime çevrilmişti. Büyük olasılıkla beni garipsiyorlardı, oysa ben o anda, ne kadar mutluydum, bir bilseler. Sanki gökleri kucaklıyorum o anlarda, her seferinde daha da hızlanarak salıncakta sallanıyorum, bir an göklerin maviliğine erişirken, tekrar dönüyor ve işte ağaçların altın rengi yaprakları. Yemyeşil çimenlerle, çocuklar. Tekrar mavi, yeşilimsi göl ve gökyüzü arasında, alabildiğine hızlanmak, kucaklamak istiyorum dünyayı.

Hafiften esen rüzgarın, tenimle oynaşması sırasında, içimdeki özgürlük duygusu çoğalarak büyüyor. Yeniden aşık oluyorum, doğanın o muhteşem ve esrarengiz güzelliğine. Tüm güzellikleri derin nefeslerle içime çekiyorum, içimdeki çocuğu yaşıyorum alabildiğine ve sınırsız. Buraya geldiğimde, her seferinde çocukluğumla yüzleşir, içimde canlı ve dimdik duran çocukluğum, ses ve görüntüye dönüşür, anılar benliğimi doldurur, dönerim içimdeki o günlere.

Anımsadığım kadar 5 yaşlarında olmalıydım, ondan önceki dönemi çok hatırlamak istesem de, kıssa gölgelerin altında, bölük pörçük, tam duyamadığım kesik sözcükler dizisi olarak anımsıyorum. Annem, babam ve 4 ablamla, bir ağabeyim ve bir ninem oluştururdu bizim aileyi. Read the rest of this entry »

21
Mar

ZÜHAL – Olca BAL

   Posted by: admin Tags: , , ,

HERKES MUTLULUĞA LAYIKTIR ÇOCUĞUM, SEVGİ ŞİDDETİ YENECEK BİRGÜN
HERKES MUTLULUĞA LAYIKTIR ÇOCUĞUM, SEVGİ ŞİDDETİ YENECEK BİRGÜN

Canım, canım Zühal’im, nerelerdesin bebeğim. Yıllardır elimde kalan, çocukluğundan kucağımda oturduğun resmin var. Renkleri bile soldu, yıprandı fotoğrafın. 15 senedir her gün elime alıp, uzun uzun baktığım, acaba seni sokakta görsem tanırmıyım diye düşündüğüm Zühal’im. Nereden tanırım seni, resimde 5 yaşındaydın, kocaman kadın oldun şimdi, kim bilir ne kadar güzelsindir. İzini bir bulabilsem, teyzen seni çok aradı bebeğim. Artık hasretin dayanılmaz oldu, acı bağladı yüreğimi, nerelerdesin canımın içi.

Ne doğduğun günü unuttum, nede seni kollarımda gezdirdiğim günleri, ismini bile ben seçmiştim sana. Seni sevmekten, şımartmaktan başka bir şey bilmezdik. Ailenin neşe kaynağı idin. Kocaman boncuk gibi ela gözlerin vardı. Kirpiklerin upuzun, yanakların al al olurdu güldüğünde. Köfte dudakların, beline kadar simsiyah, uzun saçların vardı. Her gün tarardım saçlarını, çok severdin bana saçlarını taratmayı, beni gördüğünde ilk yaptığın, tarağı kapmak olurdu, elime vererek kucağıma otururdun.

Seni bir gün görmesem, deli gibi özlerdim, ertesi sabah koşarak sana gelirdim. Bir tane Zühal’im, baban vefat ettiğinde 2 yaşındaydın. Rahmetli enişte, nadir bulunan değerleri taşıyan, çok iyi bir insandı, üstünüze titrerdi. Sizi mutlu edebilmek için, uğraşıp dururdu, ne yazık ki kanserin pençesine düştüğünde eridi, gitti 6 ay içinde. Babanın yokluğunu sana hissettirmemek için, ben, babam ve annem seni el bebek, gül bebek büyüttük. Read the rest of this entry »

MAHLUKLARIN DÜNYASINDA KAYP OLMUŞTUM, İNSANIM BEN VE NERDEYİM

MAHLUKLARIN DÜNYASINDA KAYP OLMUŞTUM, İNSANIM BEN VE NERDEYİM

Bu gün iki çocuk annesi olduğum gün, herkesin mutlu olacağı bir günde, ben hüzün doluyum. İki günahsız, iki suçsuz bebek, bu sorumluluğu taşıya bilecek miyim bilmiyorum. Kaç kez aldırmaya çalıştım bırakmadılar. ‘Çocuk olunca her şey düzelir, sevgini onlara verir unutursun Erdal’ı’ diyordu annem, ‘umarım haklı çıkar! Belki onlar beni tekrar hayata döndürür, ölmüş olan ruhum, tekrar yaşam umudu kazanır, sevinç dolar, belki mutlu bile olabilir???.’
Gözlerinden akan yaşları silerek, düşündüklerine kendi bile inanmıyordu. Ama bir şeyi iyi biliyordu, dünyaya getirdiği bu çocukların mutlu olmaları için, elinden gelen her şeyi yapacaktı. Yanında yatan bebelerine bakarak, henüz isim takmadığını hatırladı. Önce kızını alıp göğsüne yatırdı, sonrada oğlunu, isim bulmuştu bebeklerine. Buse ve Bülent, ‘ikinize söz veriyorum, anneniz olarak, sizin mutluluğunuz için elimden gelen her şeyi yapacağım,’ diyerek yavrularını sıkı sıkıya göğsüne bastırdı.
Zaman su gibi akıp gidiyordu, bebekler yürümeye başlamıştı. Buket söz verdiği gibi, tüm ilgisini çocuklarına veriyordu, çok yoruluyordu ama buna dayanma gücü vardı. Dayanamadığı tek şey, Ömer’in sürekli kendinden, kadınlık görevi beklemesiydi. Buna dayanamıyordu işte, her gün bu konuda olan tartışmalardan bıkmıştı. Yine akşam oluyordu, korku doluyordu yüreği, istemiyordu Ömer’in ona dokunmasını, ama hiç bir şeyi önleyemiyordu. Her gece aynı işkence, her gece aynı tecavüzü Read the rest of this entry »

BEN VAR OLDUĞUMDA SEN YOKTUN VE SEN YOK OLDUĞUNDA BEN VARIM

BEN VAR OLDUĞUMDA SEN YOKTUN VE SEN YOK OLDUĞUNDA BEN VARIM

Buket gözlerini açtığında kocasını görünce birden bitmeyen bir acıyla çığlık atmaya başlamıştı. Ömer hemen ilk yardım düğmesine bastı. Gelen hemşire sakinleştirici iğne vurmaya çalıştığında, Ömer, Buketin sıkı sıkıya kollarını tutuyordu. Buket’se hala çığlıklar atarak:
-Bırakın beni bırakın, ben yasamak istemiyorum! Ölmek istiyorum, buna damı hakkım yok. Bu benim hayatım, ölmek istiyorum, bırakın beni!
İnleyen Buket, iğnenin tesiriyle sakinleşmeye başlamış, gözleri tavana dikili kalmıştı. Hayatın tüm renkleri soluklaşmıştı, her şey siyah beyazdı artık. Zaman tünelinin karanlığında savruluyordu. Yolculuk hangi bilinmezlikler diyarına götürecekti kendini, bilinmiyordu! ‘’Ne olmuştu, neden her şey dağılmıştı birden, birden mi?. Hayır! yavaş, yavaş dökülmeye başlamıştı, tuğlaları ‘yıkılan evdi burası’. Bir gün bunun olacağı görünüyor ve biliniyordu. Ama kimse yoktu bunu önleye bilecek! Kendinin de gücü yoktu buna. Sahnede oyun bitmiş, perdeler kapanmış, bir tek kendi kalmıştı. Hangi parça oynanmıştı, bu oyunun adı neydi, onu da hatırlamıyordu! Bir şeyler kırılmış, bir şeyler parçalanmış, bir şeyler kopmuştu beyninde. Donmuştu tüm hücreleri, duyguları, acılara karşı bağışıklık kazanmıştı. Artık acıtmıyordu hiç bir şey kendini, daha doğrusu ne gülmek, ne ağlamak, ne konuşmak. Silinmişti hafızasından, heykel gibi bakıyordu insanlara, bir anlam veremiyordu gülmelere, konuşmalara. Ömer kapıyı çalarak, içeri girdiği odada bekleniyordu: Read the rest of this entry »

23
Şub

UNUTULMAYAN SEVDALAR 1 Songül TOKER

   Posted by: admin Tags: , ,

SEN VE BEN UNUTULMAYAN SEVDALARDA YAŞADIK.

SEN VE BEN UNUTULMAYAN SEVDALARDA YAŞADIK.

Kapı çaldığında, yemekle uğraşan yaşlı kadın, kapıyı açmaya giderken torununa seslendi.
-Kızım, kapıyı duymadın mı?
Ses çıkmayınca gülerek kapıya doğru giderken,” hayırdır bu saat de kim gelirki bana” diye düşünürek kapıyı açtı, yıllardır görmediği oğlunu kapıda gördüğünde, sevinç çığlıkları atarak boynuna sarıldı. Ana oğul hasretle kucaklaşırken:
-Seni çok özlemişim be ana, burnumda tüttün, ne kadar özlediğimi, şimdik çok daha iyi anladım.
Erdal’ın burnuna, en sevdiği yemek olan dolma kokuları gelince, annesine takılarak:
-Helede şu kuru patlıcan dolmalarını. Hiç kimse seninle bu konuda boy ölçüşemez, kimin anası.
-Sana kurban olsun dolma, otur hemen getireyim de ye, anasının kuzusu.
Sevinçle mutfağa doğru giderken, ayakları sanki kanatlanmış gibiydi, hasretini çektiği oğlu dönmüştü. Read the rest of this entry »

VE ŞİDDET YARATTI ŞİDDETİ,KORKARAK SEVGİNİN GÜCÜNDEN.

VE ŞİDDET YARATTI ŞİDDETİ, KORKARAK SEVGİNİN GÜCÜNDEN.

Anlayamadığım yalnızlıkla kıvranmaktaydım, beynimin içinde çatışma sesleri, sağır odalarda, hapis olmuşlar gibi, tükenmiyordu bir türlü. ”Neden böyleydim, anlamak istememe rağmen, anlayamıyorum. Geçmiş sislerin ortasında, belirsiz bir dünyanın, bende yansımaları sanki. Bazen Zebani’ler olmadığında, okul görüyorum, zil seslerini bir orada seviyorum. Benim ismim ne acaba. Boş ver bakalım.” Tedirgin bir tavşanın ürkekliği ile baktı, karşısında oturan Ayla’ya. Yavaşça, ayaklarını çekti karnına doğru, sırtı kamburlaştı.

”Birazdan beni, yine götürecekler mi? Hayır! Artık içerde değilim ki! Ben özgürüm artık, olacağım kadar özgür. Sahi özgürmüyüm? Dışarda olduğuma göre, canımın istediği yere gitme hakkı, benim ayaklarımda olduğuna göre, özgürüm! Değilmi ama, adam ne diyordu, ”insan olmak, ya da olmamak” diyordu değilmi, yine karıştırdın Ali Rıza, yine karıştırdın. Bu aralar, Ayla’nın dediği gibi ‘’sen hep karışıksın,” öyleyim, inkar da etmiyorum. Yani! Çıkıp bağırmak istiyorum, avazım çıktığı kadar, gene içeri alırlar diyerek korkuyorum. Korkmak ayıpmı, ayıp, erkek adam korkarmı, korkar tabi, Zebani’ler insanmı sanki, uzaylı adamlar var hani, insan kılığında, onlar gibiler. Bakıyorsun senin gibi, yok Ayla, onlar senin gibi olamazlar, sen sevgi dolusun, olsa olsa benim gibi. Gene olmadı işte, benim gibi olsalar, ben onlar gibi olurum. Onlar nedir acaba? Ayla’da bana hep, Ali Rıza diyor, ama o kim? Beni eski bir sevgilisi ilemi karıştırıyor.”

Biraz düşündü, gözlerine baktı uzunca, tedirgin bakışlarını yakaladı Ayla’nın, ”benden çok korkuyor, neden acaba, Zebaniler’in elindeyken bile insana kıyamaz, döv dediklerinde, o gencecik insanlara vurmazdım, kapanırdım içime, azmı dayak yedim Zebani’lerden. Ben nasıl kıyarım sana Ayla.” Read the rest of this entry »

15
Şub

GÜSSÜM ANAM – OLCA BAL

   Posted by: admin Tags: , ,

ANILARIMIN YOLCULUĞU HİÇ BİTMEDİ(Mİ) ÖMRÜMDE

ANILARIMIN YOLCULUĞU HİÇ BİTMEDİ(Mİ) ÖMRÜMDE

1973′te, İstanbul’da dünyaya geldim. Babam asker de, annem ise çaresiz, zaten kaçmış zamanında babama. Ben, henüz 5 günlük bebekken, annemin Almanya’ya kağıtları çıkıyor, ne yapacağını şaşırmış bir halde, beni Samsun’daki Firdes teyzeye bırakıyor.Kokumu tatmadan, bana doyamadan, benden ayrılmak zorunda kalıyor ve tutuyor Almanya’nın yolunu. Firdes teyze, bana 2 sene bakmış ve sonra çeşitli nedenlerden dolayı, İstanbul’da yaşayan ve annemin annesi Güssüm anaya bırakmışlar beni.

Beni 7 yaşıma kadar o büyüttü, bir çocuğun en çok anne, babaya ihtiyaç duyduğu yaşlar ve dolayısıyla Güssüm anamı, o yaşıma kadar annem sanmıştım. Yaşlı haliyle, beni usanmadan, bıkmadan, büyük bir sevgiyle büyüttü! İstanbul’un en güzel gecekondusunda yaşadım onunla. Beraber kaldığımız ev, Allahı var çok güzeldi. Almanya’da yaşayan Zöhre teyzemin katıydı. Geniş odaları ve uzunca bir balkonu vardı, tepenin başında duran, 3 katlı bir binaydı, bizse 2′ci katta yaşıyorduk. Balkondan baktığımızda, Hisarüstü olduğu gibi ayaklarımızın altındaydı, sanki cenneti seyir ediyorduk. Çocukluğumun İstanbul’u ve İstanbul’un Hisarüstü, çok güzeldi.

Güssüm anam her sabah, erkenden kalkar, sabah misafirlerimiz olan güvercinleri yemlemeye, balkona ekmek içini koyardı, sonrada kahvaltıyı hazırlardı. Kocaman tepside, yer sofrasına çömelir, güle söyleye yerdik. Kahvaltıda sadece çökelek ve reçel olurdu, onlarıda kendi elleriyle, kendisi yapardı mevsiminde. O sırada balkonumuz çeşitli kuşlarla dolar ve ben büyük bir hevesle, yanlarına giderek onları seyrederdim. Üstümü giydirirdi, her renk oluşurdu sırtımda, bazen de başıma kenarları oyalı, çit örtmeye kalkardı, bende çığırarak kaçardım. ”Güssüm ana, başımı örtme” diyerek. O da peşimden koşardı ve hala çit elinde, ”gadalarımın gadaları, gıcım, gel buraya” diyerek seslenirdi. Read the rest of this entry »

7
Şub

MATRUT – SAVAŞ ÇELİKER

   Posted by: admin Tags: , , ,

NEFRETİM VE YALNIZLIĞIMA TUTUNDUM

NEFRETİM VE YALNIZLIĞIMA TUTUNDUM

Matrut çok çirkin, tıknaz ve takoz gibi bir adamdı. Kendi görüntüsünden kendi de hoşlanmazdı. Çirkin olduğunu biliyordu. Bu nedenle aynalarla arası hiç iyi değildi. Evinde hiç ayna bulundurmazdı. Sadece aynaları değil, geceleri görüntüsünü yansıtan camları da sevmezdi. Evinin salonunda, banyosunda, mutfağında, tuvaletinde, kütüphanesinde, holünde, çatı katında ve hiç bir odasında ayna olmadığı gibi, camı olan herhangi bir kapı da yoktu. Pencereleri ise artık beli bile tutmayan, iki büklüm hale gelmiş; ama yüzünde, hüzünle karışık bir sevecenliği hala koruyan, yaşlı annesi örter ve açardı. Bütün pencereleri kapatmak, açmak; akşamları bütün pencerlerin perdelerini çekmek, gündüzleri yeniden ama bu kez tersine doğru çekmek ve bütün bunları yaparken, oğlunun pencerelerle karşılaşmamasına dikkat etmek, yaşlı kadını çok yoruyordu. Bu işlere bir türlü alışamamıştı, alışamıyordu…

Boyaları solmuş, iki katlı büyük, eski bir villada oturuyorlardı. İki kişiydiler: Annesine hiç benzememiş, babasından daha çirkin bir oğul ve artık ömrünün akşamına gelmiş yaşlı bir ana.. Bu yaşlı kadın pencerelerle uğraşmak bir yana, evin bütün işleriyle de ilgilenmek zorundaydı.

Haftada bir gün üstünkörü temizlik yapmak, her öğün aynı yemekleri pişirmek, kirden kaskatı kesilmiş çamaşırları tarihe karışmış ve içindeki bütün aletleri oraya buraya fırlatıyormuş gibi, ‘takara…tukara’ diye sesler çıkaran çamaşır makinasının içine atmak. Bütün tabak, kaşık, çatal, kirli hale gelinceye kadar, bekledikten sonra onları yıkamak…. Her şey, ne varsa onun eline bakıyordu. O, ak saçlı, iki büklüm, buğday tenli, mavi gözlü yaşlı kadın, yllardır bu işleri yapmaktan bıkmıştı. Read the rest of this entry »

huzunKoşarak uzaklaşmaktaydım, ayak seslerim kaldırımda yankılanırken, sanki birazdan, bir bir çıkarak köşelerinden, Zebaniler beni götüreceklerdi cehennemin gayya kuyularına ve beni zamanın olmadığı diyarlara hapis edeceklerdi. ”Ben, gökyüzünün olmadığı yerde nasıl yaşarım, yeşilin olmadığı, çocuk seslerine, kuş seslerinin karışmadığı. Yok oğlum, hapis hayatı seni yiyip bitirmiş, beton diyarının koynundasın, çıktığından beri kaç kez gittin ormana. İçerdeki hayallerine ne oldu, koşacaktın uçsuz bucaksız bozkırda, yılkının asi küheylanı gibi, rüzgarı hisedecektin terinin buğusunda. Burun deliklerin kömürcü körüğü gibi, yalımlar saçacaktı ve korkacaktı Zebaniler o dehşetli hızından ve hiç bir süvari yetişemiyecekti sana, hiç bir kement ve kurşun.” Gerisine dönerek baktı, çoktan kayıp olmuştu arkasında bıraktıkları, nefes nefeseydi, ”oh be rahatladım, ne kolaymış konuşmak ve anlatmak iç sıkıntını.”

Nereye gidecektim sahi, evin son kirasını ödemiştim ve cebimdeki para otelede yetmezdi ve kalmıştım ortada. Gidecek yerleri düşündüm, ama öyle bir yerde yok, ne yapmalı şimdi. ”Ve adam parasız ve çaresizdi, aklına son aşkı geldi ve aşka teslim olmaya, sevdiğine gitti, hadi be yüzsüz şarlatan seni, yine süsledin yalanlarını, sinir oluyorum senin bu tavrına. Bak gördünmü, sende Ayla’laştın, gerçekçi olmak adına, hep saçma sapan dürüstlük. Geçer akçemi bu yaptığın, ev sahibinin parasını öderken beni dinledinmi? Dışarda kaldık, hadi bakalım, barınak bul bana bay dürüst.” İçindeki sesi dinledi, suskunluğuna gülümsedi, ”ha şöyle adam ol biraz, paşa paşa aşkım Ayla’ma gideceğiz, sen karışma, ben hallederim.”

Taksiye binip binmeme arasında ikilemde kalsada, öbürünü mutlu etme adına, yürümeyi tercih etti. ”Fazlada uzak değil hani,” içerde saatlarca yürürde yorulmazdı, çıktığı günden beri bir hal olmuştu bacaklarına, ne çabukta yoruluyordu. ”İhtiyarladı galiba” diye düşündü, ”kaymakam, vali olacaktı bu bacak, ülkeye barış ve adaleti getirecekti, yorgun bir deliyi taşıyor. Kapıda açılmaya bilirdi, dışarıda mevsim sonbahar ve bu şehirden gitmeli” derken, kalmaya karar vermişti. Belkide Ayla’dı sebeb, çıktığından beri o kadar çok şehir dolaşmış ve o kadar çok yerden apar topar kaçmıştı. Hep takip edildiğini ve tekrar o cehenneme götürüleceği korkusu, yer etmişti beyninin tüm kıvrımlarına. Read the rest of this entry »

5
Şub

ELEKTRİK 1 – SAVAŞ ÇELİKER

   Posted by: admin Tags: , , ,

yoolYıl 1986…
Mevsim Yaz…
Aylardan Haziran…
Elektrik icat edileli çok olmuştu; ama bizim fukara köyümüze, elektrik denilen şey, daha yeni geliyordu. O da kendisi değil, önce direkleri geliyordu, köylünün elektrikten de, elektrikli ev aletlerinden de haberi yoktu. Sadece on beş yıl önce, pilli bir radyo gelmişti köyümüze.

O radyo geldiğinde çok şaşırmıştık. Muhtar getirmişti onu evine. Sesini de sonuna kadar açmış, yayın yapıyordu. Kendisi de evinin önündeki hamağa uzanmış sallanıyor ve kaliteli tütün sarmasını tüttürüyordu. Öyle bir kubarmış, şişinmişti ki; havadaki bütün gazları çektiğini sanırdınız.

O kara kutunun sesi köyden duyulunca, bütün çocuklar muhtarın evine üşüşmüş, radyoyu garip garip seyre koyulmuşlardı. Radyodan sesler geldikçe çocuklar gülüşüyor; adamlar bu kara kutunun neresine saklandılar, diye radyonun altına, üstüne, sağına, soluna bakınıp, tekrar tekrar gülüşüyorlardı. Muhtar da çocukların şaşkınlığından memnun, şöyle demişti: ‘Sakın dokunmayın ha! Bakın ama dokunmayın. Çok değerlidir o. Şehir işidir, siz anlamazsınız. Ve hem de bizim şehirlilerin değil, Alaman şehirlerinin işidir. Yani gavurların işidir. Sağolsun, amcaoğlu yollamış oradan. Bin kere sağolsun, zaten çok kadir kıymet bilir bir adamdı. Az mı yardımcı oldum ona buradayken. Bir nevi borcunu ödemek istemiştir bana. Hem de düşünmüştür oralardaki medeniyet insanlarını gördükçe, kendi hemşerilerinin ne kadar geri kaldıklarını düşünmüştür. Düşünmüş ve bu radyoyu bize medeniyet öğretsin diye göndermiştir.Hakkaten kadir kıymet bilir bir adammış Süleyman. Ve hem de akıllı ve hem de düşünceli. Lan sakın dokunmayın, lan! Hadi bu kadar yeter, gidin analarınızı, babalarınızı da çağırın. Onlar da gelip baksınlar, medeniyet kutusunu görsünler.’ Read the rest of this entry »

5
Şub

ELEKTRİK 2, SAVAŞ ÇELİKER

   Posted by: admin Tags: , , ,

29Direkler dikildikten sonra bizim köylü tam iki sene bekledi. Evet, evet, tellerin çekilmesi için, 1986′dan, 1988′e kadar bekledi… İki sene boyunca günde üç defa; Güneş doğarken, en tepedeyken ve batarken, ellerini kaşlarının üzerine koyup, gözlerini kısarak, ilçeye giden toprak yolun görülebilen en son noktalarına baktılar…
Dört mevsim iki defa gelip geçti. Kış olduğunda bizim köylü, bu güzelim direklerin öyle bomboş, bir işe yaramadan duruşuna üzüldü ve onların diplerinden parçalar kopararak tezekleri tutuşturmakta kullandı.

İki sene sonra yine bir yaz günü, teller de eski bir kamyonun damperinde gelince, direklerin beşinin de alt kısımları oyulmuş haldeydi. Önümüzdeki kışın sert rüzgarlarına dayanamayıp, devrilecek gibiydiler. Rüzgarlarda devrilmesinler diye oyuk yerlerine tahta takozlar çakıldı.

Asıl akla mantığa sığmayacak ilginç olaylar teller çekildikten sonra oldu. Daha doğrusu ne olduysa, elektriğin geldiği ilk günlerde oldu. Şimdi anlatacağım olaylar size belki inanılmaz, saçma, akıl dışı gelebilir. Ama ben zaten, onların akla uygun olduklarını iddia etmiyorum; sadece tamamen gerçek olduklarını söylüyorum… Read the rest of this entry »

hznfm2Yine anılarla başım belada, gecenin bitmesini bekleyen 3-5 nöbetleri gibi, turlamaktayım sokakları. Bu şehirden kaçmam gerekir, ama nereye? Sokaklar üstüme geliyor sanki, her köşe başında bir başka kamburum, anılar bırakmıyor yakamı, gölgem sanki mübarek, git başımdan diyorum, gitmiyor işte, anlaşıldı. Bu şehirde beni barındırmayacak. Valizlerimi toplamalıyım, ne kadar zaman oldu yerleşmeyeli, bir türlü sığamadığım dört duvar arasına. Öfkemde kabarmakta hani, ne gereği vardı, şimdi aşık olmanın, şartmıydı yani, ”birden geriye dönerek, adımladığı caddede tekmeyi fırlattı, öfkeyle bağırdı karşısında durduğunu zannettiği gölgesine, ‘’sen kaşındın işte”

Çevreye dönerek baktığında, karşı taksi durağında kendini dikkatle izleyen şoför ile göz göze geldi, eliyle ne var dercesine işaret yaptığında, adamın yüzünü çevirdiğini görerek, ” adam seni ciddiye alıp, kavga bile etmiyor, gördünmü geri zekalı, birde Ayla’ya değerli olduğundan bahsediyorsun. Değerin ortaya çıktı, pırlantasın mübarek, senden başka kimsenin, almaya tenezül etmediği” ilerdeki dalgalı saçlı, uzun boylu kadına kaydı gözleri. Kadının kaçamak bakışlarını yakaladı bir an, utandı, seslenmeye karar verdiğinde

”Hanımefendi, ben deli değilim, neden” Read the rest of this entry »

46Felç geçirdikten sonra, arkadaş olduk tekerlikli sandalyeyle. Sol tarafım tamamen hareketsiz, sağ tarafım ise kısmen çalışıyor. Hapsedilmiş bedende ne kadar yaşanırsa, o kadar yaşamaya çalışıyorum. Çocukların evimizin alt katında, eşyalarımı toplayışını seyrediyorum. Bir kaç gün önce, oğlum Can ile kızım Beste, yanıma gelerek bana:
“Anne biz düşündük, ikimiz de çalışıyoruz, yanlış anlama sakın, seninle ilgilenmek çok zor oluyor,“ dediler. “Oysa senin, düzenli bir bakıma ihtiyacın var. Bu yüzden seni huzur evine götürmeye karar verdik”.
Yüzüme üzgün üzgün bakarak kızım, elimi okşayıp öpüyordu: “Bizi anlıyorsun değil mi anne, başka çaremizin olmadığını ve seni çok çok sevdiğimizi biliyorsun değil mi!“ İçimde kırılanları görmemeleri için, gülümseyerek başımı sallayıp, konuyu kapattım. ”Anlıyordum, çocuklar haklıydı. Çalışıyorlardı, kendi aileleri vardı, üstüne üstlük bir de ben eklenmiştim. Evet haklıydılar.”
Daha o anda, yaşamın tüm renkleri, bir bir solmaya başladı içimde. Kendimi öylesine çaresiz, öylesine boş ve gereksiz hissettim ki; hıçkırıklar düğümlendi boğazıma. Göz yaşlarımı, kanayan yüreğimin acısını, kimsenin görmesini istemedim. Yalnızlığın, kopkoyu karanlığında boğuluyordum. Sahnede hayatimin son rolü oynanırken “ben seyirci durumuna düşmüştüm.”
Can valizimi önüme koyarak, Beste’ye seslendi: “Başka bir şey var miı geç kalıyoruz.” Ağzımdan çıkan iniltiyle: “Ben henüz hazır değilim,” diye ifade etmeye çalışırken, elimi, kaldırabildiğim kadar kaldırıp, yukarıyı işaret ediyordum. Can: “Ne var anne, bir şey mi söylemek istiyorsun?“ diye sorunca, başımı salladım: ‘Beni yukarı götürün’ demeye çalıştım. “Ah anne, buna zaman kalmadı” diyerek, tekerlekli sandalyeyi itmeye başladı. Gerçektende götürüyorlardı beni. Vücudumun, hareket eden her yanıyla, tüm gücümü kullanarak, protesto ediyordum. Read the rest of this entry »