Archive for the ‘Makaleler’ Category

YALNIZLIĞIMI SAKLADIM ACILARIMA, SEN ACIMSIN SEVDAM YALNIZLIĞIMDA(MI)
YALNIZLIĞIMI SAKLADIM ACILARIMA, SEN ACIMSIN SEVDAM YALNIZLIĞIMDA(MI)

Seratoninimi kaybettim, gören olursa lütfen bana haber versin. Hani şu mutluyken salgıladığımız hormon.. İşte onu kaybettim.. En son elimde paspas ile yerleri silerken, kovanın dibinde görmüştüm.. Şimdi yok.. Bulamıyorum.

Haklısınız, adımı, kim olduğumu söylemezsem; gördüğünüz seratoninin, bana mı bir başkasına mı ait olduğunu nerden bileceksiniz, diyelim ki benim, bana nasıl haber vereceksiniz? Adım Nalan.. Depresif Nalan… Sürekli depresyondayım.. Bana kısaca Depna diyebilirsiniz.. Ama bir dakika.. Dafne’nin hikayesini biliyorsanız, Dafne yani Defne diyin isterseniz.. Bilmiyor musunuz? O halde bir dakikada anlatıvereyim; “DAFNE özgürlüğüne alabildiğine düşkün bir kızmış, tanrı Apollo ona sahip olabilmek için hep peşinden koşmuş. DAFNE ise hep kaçmış. Tam Apollo onu yakalamak üzere iken, toprağa kök salıp bir ağaca dönüşerek, kendini kurtarmış. ” Güzel hikaye değil mi? Bence de.. Bana Defne diyelim. Gördüğünüz gibi, mitolojiden hormonlara kadar, her konuda bilgim var. Ne işine yarıyor derseniz, çok da işime yaradığı yok. Sadece depresyonumu biraz daha tetikliyor.

En son gittiğim doktor, ilaçlarımı değiştirdi ve “kendine hobiler bul, mesela çiçek dik, ev temizle, yeni arkadaşlar edin, kendini boş bırakma yani..” dedi. Çiçeklerim var ama yeni arkadaşlar edinmeye hiç takatim yok.. Bu yüzden ev temizliğine vurdum kendimi.. Jel şeklindeki çamaşır suyunun içine, güzel kokulu bir deterjan koyup da, yerleri paspas sopasıyla dans edercesine silerken, yüreğim hafifliyor. Kovayı sildiğim yerin önüne getirmeyi unutuyorum, bulana dek sildiğim yerleri yeniden, yeniden silince de zaten sorunlarımı unutuyorum. Kovayı bulduğum anda, seratonin seviyem yükseliyor, mutlu oluyorum. Read the rest of this entry »

YAŞAM VE DOĞA(MI) YOKSA BARAJ VE KATLİAM(MI)

YAŞAM VE DOĞA(MI) YOKSA BARAJ VE KATLİAM(MI)

“ Munzurdan bir kuş indi/
karalı karalı gittim baktım kanatları/ yaralı yaralı/
kirvem belli Dersim dağları maralı, maralı/
………..
/ Munzur’dan bir tas su verim de ölem diyor/
hem ağlıyor, hem türkü söylüyor/”

Önce baraj kapakları kapandı, ardından sularım her tarafı kapladı, yatağım boşaldı geriye çamur ve bataklık kaldı, akarsuyumda yüzen balıklar çırpınmaya başladılar.. Evler, ahırlar, ağaçlar sular altında kaldı..

İçim kan aktı çocuklar inanın içim kanadı.. Bir de 1938 de böyle kanamıştım, gördüklerim yaşadıklarım içimi kanatmıştı, yine kan akmıştım. Read the rest of this entry »

ZAMANIN BAŞLADIĞI YERDE İNSAN, ARAF'ININ SUSKUNLUĞUNU YAŞIYORDU(MU)

ZAMANIN BAŞLADIĞI YERDE İNSAN, ARAF'ININ SUSKUNLUĞUNU YAŞIYORDU(MU)

İnsanın yaşam kaynakları oluşurken, kendisiyle barışık yaşayabilmesinin en önemli araçlarından birisi, ihanet ve farkındalıktır. İnsanın kendinde sorguladığı, yaşamının devamında önem verdiği, diğer bir var oluş durumu ise, gerçekliliği kendine göre kurgulayarak kabulleniştir. Var olanı şekillendirmek ve anlamlandırmak için, kendisinde oluşturduğu imgeler, kendisinin ifade tarzını oluşturur. Aslında bu, kendisinde var ettiği tecrübeler ile anlamlandırmayı sağlayan dil arasında ki çelişkisiz çelişkisidir.

Ana dilde kendisini ifade etmeye çalışırken, aslında kendisinde oluşturduğu imgeleri ifade etmeye çalışıyor, burada konuşma dili ile yazım dili arasındaki farklılık var oluş olarak şekillendikçe, farkındalık başlıyor. Kendisinin yaşam süreci içinde oluşturduğu imgesel ifade ile kelimelerin anlamlandırılması, kişinin kullandığı kelimeler farklılık göstermeye ve süreç içinde anlamlarını kendisinin oluşturduğu, imgesel dili geliştirmeye doğru yöneltir. Aslında bu şizofrenik bir durumdur, kendisinde yaratmaya çalıştığı gerçekliliği ifade ediş tarzında, insan farklı gerçeklilik ile aynısal kelimeler kullanarak, farklı ifade tarzına yönelmesi, kendisinde yaşadığı ve anlamlandırmadığı uyumsal travmasını (kişisel depremini, sarsıntısını) yaşar. Read the rest of this entry »

AŞK ÇAĞRISINDA ŞİMDİ VE BAHAR YAŞAMA DAVET EDİYOR(MU)
AŞK ÇAĞRISINDA ŞİMDİ VE BAHAR YAŞAMA DAVET EDİYOR(MU)

Selam dostlar sizlere bu güzelim ilkbahar günü, kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Kasvetli, karanlık, soğuk günlerden sonra, tabiatın canlanmasıyla, ruhumuzun, duygularımızın, yüreğimizin kıpır kıpır olduğu, taşkınlıklar yaşadığı bu döneme, hoş geldiniz. Ben bu günü kendime hediye ediyorum, belki sizlere tuhaf gelir ama, ben aylardır tabiatın doğuşunun özlemini çekiyorum. İlkbahar benim için mevsimlerin en güzeli, Toprağın canlanmasıyla sanki her sefer bende yeniden doğuyorum. Kendimi ondan bir parça, onu ise kendimden bir parça olarak görüyor, onunla içselleşiyorum.
Belki bu yüzden aşırı taşkınlınım, aynı noktada buluşup o esrarengiz,o muhteşem yeniden doğuşun büyüleyici ahengine kapılışım. Yer yüzü gök kuşağı rengi, nereye baksan başka bir güzellik, yeşilin her tonundan halılar, bazen gelincikten, papatyadan, lalelerden. Alabildiğine renkler, ağaçlar bir gelin gibi süslenmiş, gelin gibi süzülmekte. Gördüğüm güzellikler, doğanın tüm çiçeklerden hazırladığı, soluduğum en güzel parfüm kokusu, başımı döndürmekte.
Sabahın erken saatlerinin zevki de bir başka oluyor. Güneşin güne gebe olduğu zaman, karanlığın bölünerek aydınlığa kavuştuğunda. Ben çıplak ayaklarla çiğ taneciklerinin yıkadığı çimenlerin üzerinde koştum akarsuya doğru, kuşların arkadaşlığında sanki başka bir dünyadaydım. Ayaklarımı akar suyun içine koyduğumda buz kesti sanki gözlerimi kapayarak soludum sabahın tüm kokularını. Read the rest of this entry »

19
Mar

İNSANOĞLU VE NUR IŞIĞI – Olca BAL

   Posted by: admin Tags: , ,

TANRI VE İNSAN NURU VAR EDEN NEDEN DEĞİLMİ

TANRI VE İNSAN NURU VAR EDEN NEDEN DEĞİLMİ

Günlerden Cuma ve ben çok yorgunum, çoğuları gibi yoğun bir çalışma haftasını bıraktım arkamda. Saatler ne çabuk geçmiş, farkına bile varmamışım. Güneş çoktan batmış, zifiri karanlığa davet çıkmış bile. Yavaş yavaş, caddeleri süsleyen binaların ışıkları sönüyor, bense hala otuyorum, gözüme uyku bile girmiyor. İki saate yakın, yatağıma uzanarak savaştım kendimle, uykuya dala bilmek için, ama olmadı, neyse diyerekten kalkıp bir sigara yaktım. Derince bir nefesle içime çekmeye başladım ve düşüncelere daldım.

Artık anlam veremediğim, anlamaya çalışsamda, anlayamadığım garip insanoğlunu düşünüyorum. Misafir olduğumuz şu gezegende, yaşantımızı nasıl çekilmez hale getirdiğimizi. ‘Yaşam zordur, bir sanattır yaşamak!’ Hayat şartları kolayın dışında, her birimiz uğraşıp duruyoruz, türlü türlü dertlerin içinde kaynıyoruz. Yaşamımızda neden en güzelini, en mükemmelini çıkartmıyoruz ortaya. Aksine biz insanlar, kendi çabalarımızla, daha da çekilmez hale getiriyoruz, bu Dünyada barınmayı. Read the rest of this entry »

SEN SEN İSEN, AYNADAKİ KİM O ZAMAN,

SEN SEN İSEN, AYNADAKİ KİM O ZAMAN,

İnsanın var oluşundan itibaren, insanın bilinç ve yaşamını oluşturan, onun temel ana gelişimi sağlayan en önemli etmen farkındalık ve şartlanma üzerine kurulmuş mekanizmadır. İnsanın temel var oluş güdüsünü tetikleyen ve ona anlam kazandıran şartlanma, insanın tüm bireysel ve toplumsal sürecinin en önemli köşebendidir. İnsan; bilincini oluşturma sürecinde, bu iki temel mekanizma üzerinde kendini şekillendirir, var olan temel öğrenme edinimini tetikleyen önce meraktır, sonrası deneyimleme ve sonuç olarak bilincinde tanım yaratırken, şartlanmayı oluşturur.

Ateş yakar sürecini kısaca takip edelim, kişi önce ısınma veya pişirme amaçlı ateşe doğru merak güdüsü ile yönelir, onu anlamak için insan olarak temel duyularını harekete geçirerek, onu kendinde deneyimleme amacı ile koşul yaratır. Gözle ışığı, kokuyla yanmayı, yaklaştıkça ısıyı deneyimler, ancak bu şartlanma sonucunu oluşturmaz, çünkü koşul tamamlanmamıştır hala, eksik olan direkt deneyimleme bilincini oluşturacak sonuç çıkarma koşulu yaratılmaktır. Bu çıkarım için temas şartı oluşturarak, uzaktan görsellik yerine eylemlilik yaratarak, deneyimi tamamlamak için sonuç çıkarılır. Bu da elle tutma sonucu yanma ve yanmanın bilinçte yarattığı ateş yakar inancının oluşmasıdır. Bu deneyle sonuçlanan ise ateşi tutmak için, mutlaka yakma yaratmayacak yan öğeye, yani maşa ve benzeri alete veya onu yaratmak için, bilinç içi tasarıma ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Read the rest of this entry »

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

Toplumsal gelişim ve dönüşüm sırasında ikilem yaşayan insan, kendisinde her zaman beklentileri sınırlayarak, umutla umutsuzluk arasında gel git’ler yaşar. Tanrı başlangıçtan itibaren, tüm oluşum ve dönüşüm aşamasında toptan ret etmeyi isterken, eski dinsel yapı kurumsal olduğundan dolayı eskiye, atalarının inançlarına bağlılığı dayatmaktadır.

Eski dinsel yapı, var olan sistem ile geleneksel bağlar oluşturduğundan dolayı, mevcut sistemin tüm sınıfları ile köklü bağlar oluşturmuştur. Sınıfların içerisinde ezilen sınıflara, tanrı adına sabır ve tevekkülü dayatırken, hakim sınıfların varlığının devamında aktif rol almaktadır. Bunun nedeni, potansiyel tehlike olarak görülen ezilen sınıfların sistem içinde aktif olmaması için, iktidar araçlarında temel güç olan, yönetim erkindeki ayaklarından birisi olarak, din sadakatın devamından sorumlu olmakta. İnsanın sadakatını oluşturmak için korkularının ve ödülünün dengelenmesi gerekmektedir. İnsanın temel korkularının ayrımında, insanın varlık nedenleri sorgulanmakta aslında. Ölüm korkusu ve sonrası temel korku. Yoksulluk ve sonrası yaşamının devamı için yaşamak korkusu, ikincil ve temel korkusu. Üst kimliğe tabi olarak yaşamak ve onun dışına atılmak korkusu, üçüncül ve temel korkusu olarak varlığını sürdürür.

Tanrı insanlardan aktif katılım ister, eski dinsel yapıya karşı baş kaldırarak direnmeyi önerirken, aslında var olan sistemin kendisine baş kaldırı ve direnmeyi istemekte. Burada temel sorun, insanların var olan dinsel tüm eski öğretilere, baş kaldırmak zorunda olmayı mutlaka dayatması. Sadakat karşısında ihaneti dayatırken, temel olarak ta özgürlüğü baş olay olarak koymaktadır. Nereye kadar, eski yapısal dinin yıkılarak, yerine yenisini koyuncaya kadarki süreç içerisinde, sonrasında dinle tanrı arasındaki süreç arasında uzaklaşma başlamakta. Tanrısal irade yerini giderek kurumsallaşan dine bıraktıkça, dinle tanrı arasında ayrım belirginleşerek, din kurduğu yeni toplumsal sistemle bütünleşerek, yeni hakim sınıflarını yaratmaya devam etmekle toplumsal alt üst oluşu tamalar. Read the rest of this entry »

askerler_canakkaleROMAN TANITIMI: KULVAR DEĞİŞTİREN ADAM: YAZARI K. TAHİR SAPAZ
Kulvar değiştiren adam, adlı roman, öğretmenim Tahir Sapaz tarafından, iki binli yıllarda kaleme alınmış, içindeki konunun her birisi ayrı bir hikaye ve felsefeyi içeren çok güzel bir kitap. İlk anda sıkıcı gibi gelen kitabı, anlamaya çalışmaya başladıkça beni sardı. Belki mekan ve kahramanları tanıdığımdan ve belki de kahramanımız Veli çavuş’un dil üslubunu, ben çocukken duyduğumdan olacak beni derecesiz etkiledi. 2006’da baskıya verilmiş kitapta Yazarımızın dünya görüşünü ‘ Kulvar değiştiren adam’la karşılıklı sohbet ve yorumla ele alması ve dünle bugünü karşılaştırması çok harika olmuş.

Veli Çavuş, Kızıldeniz’de, Yemen’de, Suriye de ve de Çanakkale de savaşmış bir kurtuluş savaşçısı dır.
Eğer bu insan bu günkü teknolojiyle karşılaşsaydı çok şey öğrenilirdi ve anlatımlarından tarihi canlı gibi, tanığından izleyebilir ve duyardık.

Veli Çavuş, lakabı, nam ı diğer ‘Kirli Veli’, sırtından askeri pardesüsünü ve ayağındaki çarığını ölene kadar çıkarmayıp, düzene tepki göstermiş bir insandır. O hep savaş halindedir.
Düşmanı, her cephede perişan etmiş ve Atatürk ile diz dize çarpışmış bu dev insan, alavereye, dalavereye, soygunculuğa, rüşvete ve Osmanlının siyasetine, kendi deyimiyle; Hüt hüt….de hüt hüt. Read the rest of this entry »

17
Şub

BEKLEYİŞ – SAVAŞ ÇELİKER

   Posted by: admin Tags: , ,

BEKLEDİĞİM SEN DEGİLSİN, KENDİMSİN ASLINDA

BEKLEDİĞİM SEN DEGİLSİN, KENDİMSİN ASLINDA

Neden acı çekeriz sevdalandığımız zaman, mutlu olacağımız yerde? Ya da, daha doğru bir soru olarak, ne zaman acı çekeriz, ne zaman yüreğimizde onulmaz bir burukluk hissederiz?

Genelde, karşılıksız sevdaların, insanın yüreğini daha çok acıttığına inanılıyor. Oysa ben, bunun doğru bir tespit olmadığını düşünüyorum. Çünkü hayatta kesin olan ve bütün gerçekliğiyle bilinen, içinde farklı bir beklentiyi barındırmayan her şey, çok daha kolay kabul görür. Bir sevda karşılıksızsa, bu açık bir gerçekliktir ve karşılıksız seven, bunu rahatlıkla kabul edebilir, dolayısıyla sızısı da uzun ve derin olmayacaktır. Ama ya, içinde geri gelineceği, karşılık verilebileceği umudunu taşıyan sevdalar, nasıl sevdalardır, bilen var mı?

Giden, hiçbir zaman, gerçekten gitmemiştir yanımızdan, yaşattıklarıyla daima burada, yanı başımızdadır. Ve işte asıl acıyı biz, bu umut dolayısıyla yaşarız. Kalbimiz daima, bu sıcak umut yüzünden kanar. Çünkü o, mutlaka geri dönecektir, en azından bu ihtimal henüz tükenmemiştir. Akılla yüreğin sürekli çatıştığı, karışık bir durumdur bu. Belki de, bir daha asla dönmeyeceğini bile bile, bekleriz. Ne de güzel anlatıyor bu durumu şarkı: Read the rest of this entry »

17
Şub

YAZMAK – SAVAŞ ÇELİKER

   Posted by: admin Tags: , ,

YAZDIKÇA BEN KENDİMİ, SİZİ BULDUM VE SİZ BENİMLE(Mİ)SİNİZ?!

YAZDIKÇA BEN KENDİMİ, SİZİ BULDUM VE SİZ BENİMLE(Mİ)SİNİZ?!

Yazmak üzerine çok şeyler söyleyebiliriz. Roman, öykü, şiir tarihinden saatlerce sözedebiliriz. Ama bana öyle geliyor ki; kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Yazmak her geçen gün, iyiden iyiye zorlaşıyor.
Sanatın! bütün diğer dallarında olduğu gibi edebiyat da, ne yazık ki hayatın ticari kıskaçlarının içerisinde, değişimlere uğruyor. Edebiyatçı artık daha fazlasıyla, günlük iaşe derdini ön plana alarak yazıyor. Açıkçası! “Para” her şeye olduğu gibi, edebiyata da hükmediyor…
Ne kadar beklersek bekleyelim, artık bir Don Quişot, ya da Jan Valjen gibi kahramanlara rastlayamayacağız romanlarda. Yeni kahramanlar, parasal nedenlerden ötürü, pazarın kurallarına göre yaratılıyorlar. Popüler, bir çırpıda tüketilen, felsefesi olmayan geçici zevklere hitap eden kahramanlarla tanışıyoruz…
Çevre kirliliği gibi, eser kirliliğiyle, daha kibar bir ifadeyle, eser fazlalığıyla da karşı karşıyayız. Para kaygısıyla, çoğunlukla bir defalık eserler ortaya çıkıyor. Okuyorsunuz, gülüp eğleniyor ya da bir güzel hüzünleniyor ve kitabı bir kenara, bir daha yüzüne bakmamak üzere bırakıyorsunuz… Çünkü yazar para kazanmak istiyor; bunun icin paraya endekslenmiş sözcükler üretiyor. Okuyucu para kayb etmek istemiyor; bunun için parasal değere endekslenmis sözcükleri satın alıyor. Görünüşte her şey yolunda gibi; yazan da, okuyan da memnun. Ama sözcükleri meyva pazarına çıkartırsanız; gırtlağınız, para gücünüz, reklamlarınız ve çevreniz yeterli güç ve büyüklükte değilse, meyveniz şimdiden çürümeye başlamış demektir. Çünkü siz de o günlük meyva pazarında sözcüklerinizi satışa çıkardınız! Read the rest of this entry »

SEVGİYİ YAŞAMAK İÇİN GÜNE GEREK VAR (MI)

SEVGİYİ YAŞAMAK İÇİN GÜNE GEREK VAR (MI)

Sevgililer Gününde .. Sakın ola ki, fizik tedavi seansına gitmeyiniz.. Elektrik akımı veren fizyoterapist, “rahat mısın canım, rahat mı? Sıcaklık iyi mi.. Ya akım akım yeterli mi?” Dedikçe midenize kramplar saplanabilir ve de elektrik akımının midenize verildiğini sanabilirsiniz. Oysa uyuşma ve ağrılar kolunuzdaydı değil mi?

Sonra, sizin için önemli olan bir gelişmeyi, arkadaşlarınız da ciddiye alıyorsa, bunu haber vermenin gününü, sakın sevgililer günü olarak seçmeyiniz. Her tanımadığınız sesle heyecanlanıp, bir ilanı aşk beklerken, hayal kırıklığından kalp krizi geçirebilirsiniz.

Büyük alışveriş merkezlerine, asla gitmeyiniz! Çizmenin vurduğu ayağınızı, zorla sürüklereken, elinde kırmızı karanfilli kızlarla, genç erkeklerin arasındaki yalın, ama nasıl desek ki, ucuz sevda sözleri, sevgiliye ve sevgiye olan özleminizi, zınk diye bitirebilir. Ve zaten yalnız olan yaşamınızı, iyice sevgisiz bırakabilir.

Yine internet üzerinden, kimseyle sakın ola ki flört etmeyiniz, üzerinde pijama ile internet başında bekleyen birinden, size sevgili olma olasılığı zaten sıfırdır. Sıfırı da tüketmeyiniz.

Sonra sırtınızdaki iyileşmeyen sivilceyle uğraşmayınız, sevgililer gününde yalnız olmanızın nedeni ne o sivilce, ne de burnunuzun kemerli oluşudur, başka nedenler arayınız. Read the rest of this entry »

GÖZYAŞLARIM ACITSADA YÜREĞİMİ, AĞLIYORUM

GÖZYAŞLARIM ACITSADA YÜREĞİMİ, AĞLIYORUM

“Domuz mu dedin, camız mı dedin?” Diye sordu Kedi.
Alice, “Domuz dedim”diye yanıtladı.”Hem baksanıza, her dakika böyle durduk yerde görünüp kaybolmaktan vaz geçsenize! İnsanın fena halde başını döndürüyorsunuz.” Kedi. “Peki” dedi ve bu kez kuyruğunun ucundan başlayıp gülümsemesinde son bulmacasına, yavaş yavaş görünmez oldu. Ve her yanı ortadan gittikten sonra gülümsemesi daha bir süre havada kaldı.
“Bak hele!” Dedi Alice. “Gülümsemesiz kedi çok gördüm ama kedisiz gülümseme! Ömrümde gördüğüm en tuhaf şey bu!”

Alice Harikalar Diyarında, LEWIS CARROL

Bu kedinin adı “Chesire Kedisi” ve kedisiz gülümseme migren semptomlarını tanımlamak için kullanılmış. “ALİCE İN WONDERLAND” sendorumu olarak tanımlanmış ve de Lewıs Carrol`un migreni var mı yok mu? Bu tartışma konusu olmuş.”Kedisiz bir gülümseme” çok edebi değil mi? Ben ünlü biri değilim, dolayısıyla migrenimin de bir hikmeti harbiyesi yok . Ama herkesin migreni, kendisi için önemlidir.
Ali Ersin olsa, şimdi sorardı, “migrende eşitlik var mıdır?” Yok.. Migren de eşitlik yok, herkesin migreni olmadığından, ya da ağrı eşiği aynı olmadığından değil bu eşitsizlik, migreniniz varsa simetrik cisimleri bile asimetrik görebilirsiniz. Yani eşit cisimler bile, eşitsiz görünür gözünüze. Kedi gider, gülümsemesi ağaçta asılı kalır, size sırıtır oradan. Ondan dolayı, migrende eşitlik yok diyorum. Read the rest of this entry »

BAZEN, ANLAMSIZDA ANLAMLIDIR.

BAZEN, ANLAMSIZDA ANLAMLIDIR.

Yaşamın orta yerinden, eskiler almıyorum. Duygularla karıştırıyorum. Yoğuruyorum. Kendime karşı yarattığım öteki ben, bana tanıma, anlama, dönüştürme serüvenini önerdi..
Geçmişten olabildiğince uzak, sınırsızlığa olabildiğince yakın.
Nesneyi yalınlaştırdım. Belirsizliği sevdim, biçime, kurala lanet okudum. Çok rahatladım. Köpeğimiz banyo lifini yemiş, güldüm kızamadım. Kızım kaptan olacakmış. Denizatlarıyla dans edecekmiş, parasıyla bana ev alacakmış. Gözüm doldu, ağlayamadım. Denizatlarının tekeşli olduğunu, erkeğin doğurduğunu biliyor muydunuz? Ocakta zeytinyağlı barbunya, tuzunu çok attığımı fark ettim, kendime engel olamadım. Oğlum, Napoliten şarkılar düşlemiş benim için.
Borges, “anlatılanın bir yüzü ışıkta ise diğer yüzü karanlıktadır ” demiş. Sizce Çukurova’da yağmur farklı mı yağar?
Patlıcan kızartılırken, çok yağ çekmesin diye, suda bekletilmeliymiş.. Dolmaya, fesleğen çok yakışırmış. Barbunyanın dibi tuttu mu?
Kızım, “kendini aştın annecim” dedi. Çok rahatladım.
Fizik tedaviye gidiyordum, elektrikler kesildi. Sizi sonra alalım dediler. İşkencede, elektrik kesilince böyle mi yapıyorlardı.. Unutmuşum. Siz, böyle bir şey anımsıyor musunuz?
Öğleden önce, burnunuza yemek kokusu gelse, annenizin herkesin ağız tadını kollayarak, tencerede yemek yaptığını mı düşünürsünüz? Bu yemek kapuskaysa, yine mi böyle düşünürsünüz? Yemekten gelen şap tadı, dilinizi burarsa, “hayırdır inşallah, bu da ne tadıdır mı?” Dersiniz? Demez misiniz? Read the rest of this entry »

YAZMAK YAŞAMI GÜLLERLE BEZEMEK DEĞİLMİ

YAZMAK YAŞAMI GÜLLERLE BEZEMEK DEĞİLMİ

Yazarlık öğretilir mi? Öğretilir, bana öğretildi. Herkes yazar olabilir mi? Evet, yeteneği, hevesi, azmi ve anlatacak öyküsü olan herkes yazabilir. Yol gösterecek birisi, bu yola çıkanlara, yardım edebilir. Daha önce denediğim bir yöntemle, ilgilenenlere bilgilerimi aktarmak istiyorum. Başlayalım:
Evet!.. Yazmak… O, heyecanlı bir yolculuktur… Hazırlığı günlerce sürer. Zaman zaman hazırlığınız boşa gidebilir… Korkunç ve acıtan bir gerilim yaşarsınız… Konu, karakterler, mekân, hedef kitleniz ve iletmek istediğiniz mesaj… Her şey hazır… Kâğıt ya da bilgisayarınız size, siz ona bakar durursunuz. Tek kelime yazamazsınız. Kendinizden, inançlarınızdan kuşkuya kapılırsınız. Oysa beyninizde yazmıştınız… Hatta altına cafcaflı bir imza da atmıştınız… Bu, hep olur ve her yazar bunu yaşar. Korkmayın, hazırlığınız boşa gitmeyecektir… Bu hazırlığı, şimdi değerlendirebilir, olmazsa başka bir eserinizde yan öykü olarak kullanabilirsiniz… Hazır olan bu malzeme değerlendirilmek üzere sizi bekleyecektir…

Fark ettiğiniz gibi “hazırlık” deyip durdum. Çünkü ilk aşama budur. Hazırlığınız yoksa yazamazsınız. “Yazma eylemi” düşünce olarak beyninizde sizinle birlikte yaşar gider… Nedir bunlar? Çarşıda alınıp satılır mı? Hayır… Hazırlığın ilk malzemesi kendinizsiniz… Deneyimleriniz, sevgileriniz, nefretleriniz, tanıklıklarınız, ilişkileriniz, yeme-içme alışkanlıklarınız, okuduğunuz ve gördüğünüz her şey… Kısacası “siz”… Read the rest of this entry »

UMUTLARIN ÖLDÜĞÜ YERDE, İNSANLIK GERİLMİŞTİR ÇARMIHA

UMUTLARIN ÖLDÜĞÜ YERDE, İNSANLIK GERİLMİŞTİR ÇARMIHA

Ağaçlarımızı yakıyorsunuz ya.. Hani meşelerimizi “sadece onları yakmıyorsunuz, umutlarımızı yakıyorsunuz mu” diyeceğimi sandınız? Asla … Umutlarımız hiç yok olmadı..! Ağaçlarımızı yakarken, onların üzerinde yaşıyan börtüyü, böceği, gölgesinde boy veren çiçeği, mantarı, sincapları, tavşanları, tilkileri, kelebekleri, sakız yaptığımız kengerleri, kuşları ve de sayısız mikroorganizmayı da yakıyorsunuz..
Bizim doğduğumuz topraklarda ateşe su dökülmez! Günahtır.. Suyun canı acır bu yüzden ateş toprağa gömülür. Biz ağaçları da kutsal biliriz, taşı toprağı da.. İnanmayacaksınız belki ama teyzem hasta olan teyzemin oğlunun iyileşmesi için bir kayaya , gözlerimin önünde yalvardı. Bir duvarın içindeki tahta kirişe adaklar sundu. Kurban kestik, kanını alnımıza sürdü.. “yer gök şahidim olsun ki” diye dualar etti. Teyzemin oğlu öldü gerçi ama; inanın ki böyle yaptık.

Küçükken bir ağacın dalını kırmıştım, teyzem “günah!” dedi. Hemen öptüm ağacın gövdesini özürler diledim. Ağacın benim gibi doğadaki bir canlı olduğunu ona göre ayrıcalığımın olmadığını o günden beri bilirim. Siz yakıyorsunuz, biz söndürmek için su dökemiyoruz..

Teyzemin dizinin dibinde yattığım bir ceviz ağacı vardı. Gövdesine bakarak bir sürü figür bulur, onlara masallar uydururdum.. Ceviz kabuklarında avucumun içine kına yakardım yok yok .. Ceviz kabuğundan dudağıma boya yapardım, taştan kına yapardım avcuma..
Sincaplar ceviz çalınca onlara kızmadık, onlar da paylarını alıyor derdi teyzem. Ağaç bizim değildi, toprak bizim değil. Su da bizim değil. Suyu ateşe dökemeyiz biz, suya eziyet olur bu.. Biz eziyet etmeyi hiç mi hiç sevmeyiz. Ne eziyet ettiririz, ne de eziyet ederiz.. Read the rest of this entry »

Foto:Mehmet Ünal Fatih Mehmet Yıldırım

Foto:Mehmet Ünal Fatih Mehmet Yıldırım

Yolu Mannheim’ın Pazar meydanına düşenler onu mutlaka bir gün fark etmişlerdir; bir kafeteryalarda otururken, bir kitap okurken veya yine birileri ile sohbet ederken. O Mannheim, Ludwigshafen, Worms gibi şehirlerin artık envanteri sayılır – yani o olmazsa sanki bir eksiklik hissedilir. Uzun boylu ve uzun saçlı, babayiğit ve sohbeti seven birisidir…

Özgeçmişini bildiğim kadarıyla; Fatih Mehmet Yıldırım 5 Haziran 1962 Kırklareli Babaeski doğumludur. Babası Pilot Üsteğmen’in şehit olması üzerine, hayata atılmış ve daha erken yaşta ağır sorumluluk almaya başlamıştır. 70′li ve 80′li yıllarda toplumsal hareketlerinde aktif yer almış ve de yaşanan gerginliklerin canlı şahidi olmuştur. Almanya’ya yerleştiğinde yaşadığı onca acı dolu olayların etkilerini önce duygu dolu şiirlerine yansıtmıştır ve daha sonra da bu yansımalar yazıla yazıla bir kitap dolusu öykü olmuştur.

Ben Fatih ile fahri, sosyal ve kurumsal çalışmalar esnasında tanıştım. İlk zamanlar daha henüz tedirgindik ve karşı tutumlar içerisindeydik. Buna rağmen çok sürmedi daha güzel bir dünyanın tatlı ütopyalarını paylaşmamız ve karşılıklı oturup şiirler okumamız. 1997’de hatta rahmetli Fakir Baykurt ile beraber ortaklaşa bir Şiir Şöleni gerçekleştirebilmemiz bile kısmet oldu bizlere. Sanat, edebiyat ve felsefi tartışmalarımızın ötesinde ikimizin bir başka ortak yanı daha vardı ki; o da 80’li yılların hayatımız üzerinde oluşturmuş olduğu ve bir daha da geri dönüşümü olmayan belirtisi.

80’li yılların getirdiği ağır koşullar

1980’li yılların getirdiği ağır koşullar akıbetinde güzelim vatanından ayrılarak bir belirsizliğe doğru yola alanlardandık ikimizde. O yıllardan sonra memlekette kalan yakınlarımız ile her geçen yıl bağlarımız biraz daha azalması bir yana, Almanya’da doğup büyüyen nesillere de bir türlü anlatamaz olduk bizi saran o ince efkârımızı, melankoliyi. Pir Sultan Abdal çok ta yerinde söylemiş ‘Her şey yerinde güzeldir!’ diye. Ben de o yıllara ait duygularımı bir şiirimde şöyle dile getirmeye çalıştım: Read the rest of this entry »

20050121021737eugnedelaaq1Komünizmin ilk aşaması
Komünizmin ikinci aşaması
Komünizmin üst evresi(Nihai ve tam kurtuluş)
İlk aşama Sosyalizmdir ve temel ilkesi proleterya diktatörlüğü aracılığıyla, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, burjuvaziye ait üretim araçlarının kamulaştırılması ve herkesten yeteneğine göre almak ve herkese emeğine göre vermektir.

Anlaşılacağı gibi ortada yine bir devlet vardır, ama bu devletin işçi sınıfının çıkarlarına göre hizmet edeceği ve eninde sonunda kendini söndüreceği iddia edilir. Devletin söndüğü, insanlığın en yüksek üretim seviyesine ve en yüksek birlikte yaşama bilincine vardığı aşama ise artık, yöneten ve yönetilenin olmadığı, insanın çok yönlü olarak kendini istediği gibi özgürce gerçekleştirebildiği bambaşka ve çok ileri bir toplumdur. Hatta diyebiliriz ki, Marks’ın bu yürekli hayali gerçek anlamda toplumlar tarihinin de sonudur. Bu yüce gönüllü adamın hayali bazılarının daima iddia ettiği gibi gerçekleşmesi imkansız bir hayal değildi elbette. Dahası aşağıda anlatacağımız gibi, komünizmin ya da devletsiz bir toplum konusunda komünizmden farkı olmayan anarşizmin de hayallerinin gerçekleşmesi açısından dünya koşulları oldukça olgundur. Ancak Marks ve Engels’in öngöremediği, belki de belirli bir deneyimi zorunlu kılan, sosyalist devlet uygulamalarının yaratacağı sonuçlardı. Sosyalist ya da “Halk Devleti” uygulamaları ne yazık ki çok acı bir biçimde göstermiştir ki, hangi biçimde olursa olsun herhangi bir devlet eliyle, komünizm getirilemez.

Zayıf ya da katı, herhangi bir şekilde hiyerarşiye ve bürokrasiye ihtiyaç duymayan hiçbir devlet biçimi yoktur. Devlet kendini hiçbir zaman söndürmez. Devlet söndürülebilir bir kavram değildir. Hangi sınıfa dayanarak olursa olsun devlet, yasa yapıcılar aracılığıyla (bunların sayısının azlığı çokluğu,halk egemliğine ya da temsiline dayanması, hatta insanların bire bir temsiline dayanması…bir şeyi değiştirmez) kendini bir kez yasal olarak yarattığında, her dönemin pratik ihtiyaçlarına göre yeni yasalar yaparak kendini daima devam ettirecektir. Ve yasalar, somut sorunlardan hareket ederek daima karşısına birilerini alır. Düşmanı olmayan hiçbir yasa yoktur! Read the rest of this entry »

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

Barış
Çocuğun gördüğü düştür barış,
Annenin gördüğü düştür barış,
Ağaçlar altında sevdalıların,
Sevda sözleridir barış;
Gözlerinin içinde,
Uçsuz bucaksız bir gülümseme
Elinde yemiş dolu bir zembil
Ve alnında ter tomurcukları,
Pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi;
Akşam üstü eve dönen babadır barış,
Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
Ağaçlar diktiğimizde
Havan mermilerinin kazdığı çukurlara;
Yangının kavurduğu yüreklerde
İlk tomurcuklarını açarken umut
Ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
Yana dönüp
İçerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış… Read the rest of this entry »

valse30 yıl akıl hastanesinede kalan ve çamura can veren Camille Claudel… Bakırköy Akıl Hastanesi’nin önündeki `Düşünen Adam Rodin’in sevgilisi Camille Claudel… Yazarımız Aysel Kılıç, işte yaşamı akıl hastanesi ve çamurlarla geçmiş Camille Claudel’i yazıyor. İşte Aysel Kılıç’ın, `Çamura can veren kadın… Camille Claudel` adlı yazısı…
“Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere, sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı, büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar… Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca, ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra, şimdi de kendilerinin hak ettikleri, hapishane hayatını bana yaşatıyorlar… Bütün bunlar Rodin’in şeytani başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra, benim sanatçı olarak atılım yapıp, onu aşmam; bunu engellemek için de, yaşarken olduğu gibi, ölümünden sonra da, ben hep mutsuz kalmalıydım…Her bakımdan başarıya ulaştı işte! Bu.. Bu esaretten çok sıkılıyorum. Villeneuve’e hiç dönemeyecek miyim, Paul?”
BEN CAMİLLE CLAUDEL, SESİMİ DUYUYOR MUSUNUZ? YUKARDAKİ MEKTUBU AĞABEYİM PAUL’A YAZDIM. HANİ ŞU ÜNLÜ FRANSIZ ŞAİRİ.. DİPLOMAT PAUL CLAUDEL. BANA DÖNÜP YANIT VERMEDİ. BİR ÇOK ARKADAŞLARIMA , BİR ÇOK MEKTUPLAR YAZDIM. “ÜŞÜYORUM BENİ BURADAN ÇIKARIN “DEDİM. “HEYKEL YAPAMAZSAM , ÇAMURA DOKUNAMAZSAM, DELİRİRİM” DEDİM. Read the rest of this entry »

hznfm2Yine anılarla başım belada, gecenin bitmesini bekleyen 3-5 nöbetleri gibi, turlamaktayım sokakları. Bu şehirden kaçmam gerekir, ama nereye? Sokaklar üstüme geliyor sanki, her köşe başında bir başka kamburum, anılar bırakmıyor yakamı, gölgem sanki mübarek, git başımdan diyorum, gitmiyor işte, anlaşıldı. Bu şehirde beni barındırmayacak. Valizlerimi toplamalıyım, ne kadar zaman oldu yerleşmeyeli, bir türlü sığamadığım dört duvar arasına. Öfkemde kabarmakta hani, ne gereği vardı, şimdi aşık olmanın, şartmıydı yani, ”birden geriye dönerek, adımladığı caddede tekmeyi fırlattı, öfkeyle bağırdı karşısında durduğunu zannettiği gölgesine, ‘’sen kaşındın işte”

Çevreye dönerek baktığında, karşı taksi durağında kendini dikkatle izleyen şoför ile göz göze geldi, eliyle ne var dercesine işaret yaptığında, adamın yüzünü çevirdiğini görerek, ” adam seni ciddiye alıp, kavga bile etmiyor, gördünmü geri zekalı, birde Ayla’ya değerli olduğundan bahsediyorsun. Değerin ortaya çıktı, pırlantasın mübarek, senden başka kimsenin, almaya tenezül etmediği” ilerdeki dalgalı saçlı, uzun boylu kadına kaydı gözleri. Kadının kaçamak bakışlarını yakaladı bir an, utandı, seslenmeye karar verdiğinde

”Hanımefendi, ben deli değilim, neden” Read the rest of this entry »

4avDeğerli okuyucularım, sizlerle Rüya dergimizin, ‘İnsan Can’ köşesinde, – alışılmışın ötesinde-, insan ve insanî konular hususunda fikir alışverişinde bulunmaktan dolayı tatlı bir heyecan ve derin bir mutluluk hissediyorum. “İnsan Can” yazı köşemde; gerek bilimsel, gerek metafizik konulara temas ederek, insan psikolojisi, insanoğlunun soy, inanç ve kültür tarihi, güncel hayatımızda karşılaştığımız sorunlar, sorunları çözmeye yönelik metotlar ve yüreğimizde beslediğimiz duygularımıza doğru birer ruhî yolculuklar yapacağız.

Sevgi, Sanat ve İnanç aslında bilimsellik ile açıklana mayan olgular olarak kabul edilmektedir. Özellikle ‘inanç’ konusu geçmişte bilim dünyası tarafından kale alınmamış ve bu tür konular büyük bir oranda dinlere endeksli kalmıştır. Yüzyıllardır bilim, araştırmalar ve geliştirmeler sayesinde insanlığa teknolojik harikalar kazandırabilmişse de, ne var ki; asıl insanın kendisinin ilerlemesinde o kadar da faydalı olamamıştır ve hatta insanın bazı hassas hisleri teknolojinin desteği sayesinde zamanla körelmeye yüz tutmuştur. Bu hususta düşündüren konulardan da biriside örneğin şudur ki; tıp teknolojisinin gelişmesiyle beraber bir dizi eskiden beri tanınan hastalıklara karşı başarılı ecza buluna bilinerek imha edilmiştir, ama genel anlamda hastalıkların sayısı azalmamıştır ve hatta bilimi en son sınırlarına kadar zorlayan yeni hastalıklarda türemiştir. İşte bu noktada haklı olarak şu soru ortaya atılmaktadır ki; acaba insanlar bilinçli veya bilinçaltı eğilimli bu hastalıkları kendilerimi üretiyorlar? Read the rest of this entry »

CEM ÇAĞDAŞ HUKUKUN DERİNLİĞİDİR

CEM ÇAĞDAŞ HUKUKUN DERİNLİĞİDİR

Anadolu’da ki örgütlenmenin temelinde var olan dergah anlayışının kökeninde, ciddi bir örgütlülük, kadrolaşma ve aynı zamanda önderler kurumunu yaratarak, toplumu eğitme, ilerletme sağlanmıştır. Onların günlük yaşamından, hukuksal tüm sorunlarını çözerek, bu sorunların çözümünde tek yetkili güç olmayı başaran dergah yapılanması, çok ciddi olarak incelenmelidir.
Dergah’ta yapılan eğitim, öğretimin tamamı yatılı ve üretimde yapan, bağ- bahçe, dergah ve vakıf topraklarını ekerek herkesin mutlaka üretime katılması sağlanmıştır. Ayrıca musiki ve genelde saz-kopuz gibi enstrümanların en az bir tanesinin çalınabilmesi ile içsel anlamda kapsamlı musiki eğitimi verilmesi sağlanmıştır. Ayrıca Alevilik ve farklı konularda çok geniş ve kapsamlı kütüphane bulunması ve bu kütüphanede, ezoterik el yazması kitaplardan, o güne ulaşmış felsefi konulardan, tıp, astronomi kaynaklarına, kadim eski toplumun sözlü geleneğinin yazılı hale getirilerek arşivlenmesine kadar, oldukça kapsamlı ve geniş kütüphane mevcuttu, ancak bu kütüphane Cumhuriyetle birlikte hepsine el konularak akıbeti bilinmemekte. Bu uygulama sadece dergaha yapıldı ve Mevlana dergahı bu uygulamadan muaf tutuldu. Dip not olarak, kütüphanenin geride kalan kitaplarının tekrar geriye alınarak, bu kaynaklardan faydalanmak için yasal mercilerde davacı olunması gerekmektedir. Geçmişimize ait bu kaynakların tekrar gerçek sahiplerine dönüşünü sağlamak, Alevi hareketinin önünde duran görevlerden birisi olduğuna inanıyorum. Araştırma yapılması ve kitap okunmasının zorunlu olduğu, en az bir yabancı dil bilinmesi, okur yazar olunması, içsel eğitim için çok güçlü psikolojik eğitim yaptırılması temel eğitim idi. Kişinin egosunu eğitebilmesi gibi konularla toplumun her konuda yönetileceği ve kapsamlı, inançtan, günlük yaşama kadar, tüm alanlarda yetkin, inanç önderleri yetiştirmekte. Aynı zamanda bu kişileri ve onların oluşturdukları aileleri, yönetici kutsal konumuna sokarak, dergah ile toplum arasında, ara katmanı oluşturdu. Dergahın toplum içindeki her kesim ile iç içe olmasını ve onları yönlendirme, eğitme ve denetleme konusunda güçlü kaldı. Read the rest of this entry »

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Kaos ve belirsizliklerden ibare olan yaşantımıza, gelenekler ve ritüeller, belirli bir düzen ve tutanak getirmektedirler.
Batı ekonomisi; tüketici olarak hitap ettiği medeniyetlerin kültürlerindeki gelenekleri kendi ürünlerinin satışının daha da artması için farklı pazarlama konseptlerine geliştirmiştir.
Noel Baba (Nikolaus), Noel’den önceki dört Pazar (Advent), Noel (Weihnachten), Yılbaşı (Sylvester) kutlamaları derken, millet hediyelik eşyalar için iyi bir para döküverir. Şimdi sıra Karnaval’dadır. Bundan sonra küçük Paskalya yortusu (Pfingsten), Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, Paskalya (Ostern), 1 Mayıs derken, sıra yaz tatilleri ve daha sonra Ekim şenlikleri, Halloween, Kırmızı Burun ile bu döngü devridaimini tamamlayacak – ve ondan sonra al baştan.
Şimdi tekrar kısa bir Karnaval’a dönelim. Karnaval; Hıristiyanların, büyük perhizden önce et kesiminde, çeşitli ve tuhaf kılıklara girerek toplu halde yaptıkları şenliklerdir. Bir zamanlar Fransız kuşatmasına karşı sosyal politik bir başkaldırı misyonunu bile üstlenmiştir bile diyebiliriz.
Lakin bu türlü dinî bayram eğlenceleri Hıristiyanlıktan önceleri de görülür. Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer’in neşesidir. Çatal höyük’te bulunan 8500 yıllık ana tanrıça figürü, tarih boyunca anılan ana tanrıça kültünün bir uzantısı ya da Anadolu’daki versiyonudur. Bereket tanrıçası Kibele’e gidenlerin yumurta boyamaları, ayinle ilgili danslar yapmaları, diğer kültleri de hayli bir etkilemiştir. Eski Mısırlılarca İsis ve Apis bayramları, İbranilerde eski Yunanlılarda, Romalılarda türlü adlarla anılan dinî eğlenceler vardır. Gürültülü, neşeli müzikli olan bu eğlencelerde toplu danslar yapılır, herkes çeşitli ve güldürücü kıyafetlere bürünür. Aşırı serbestliğin de hoş görüldüğü yerler vardır.
İşin aslına bakıldığında; bu tür eğlenceler insanın yaşadığı kalıplaşmış ve kısıtlamalarla dolu bir ortamından bir müddet de olsa çıkıp, yeni bir ortama girmesini sağlayan bir özentiyi gün ışığına çıkarır. Read the rest of this entry »

141714Aşkın kendisini tanımlarken, insan kendi beklentilerinde yarattığı, sınırlarıda tanımlıyor aslında. İnsan, yaşamı boyunca, en az bir kez olmak üzere, defalarca aşık olarak, aslında kendi sınırları içinde yarattığı, kendisiyle var olma veya yok olmanın sınırlarında dans etmekte. İlk kimlik belirlemenin yaşandığı, ilksel çocukluk aşkı, her kesin mutlaka durması gereken, zorunlu durak. Bu neden böyle olmakta? Çünkü, ilksel kimlik belirlenmesinin, var olduğu zorunlu durak. Çocuk kimliği, kendisini dış yaşamda ifade etmeye başlarken, varlığı nı anlamlandırma ihtiyacı duyar. Bu ancak, cinsin kendini tamamlayacağı, karşıtı kimlikle mevcut olur. Kendine ve dışındaki dünyasına, kendisinin artık birey kimliğine sahip, bağımsız bir birey olduğunu, ispatlamanın temel yoludur. O güne kadar oluşan ve giderek olgunlaşan, cinsellik anlamında farkındalık, yeni bir dönüşüm mecrasında, kendini ifade edebilmek için, karşıt kimlikte var olmayı seçer. Burada, cinsel anlamda var olmanın ilk belirlemesi, kimliksel dönüşümdür. Bunu yaratan temel koşul ise cinsel anlamda olgunlaşan bireyin, var olmanın farkındalığıdır. Read the rest of this entry »

Aşk, tek kişilik oynanan, oyun gibidir.
Aşk, tek kişilik oynanan, oyun gibidir.

Özür dilediğim aşk, öyle devrim aşkı, bağımsız bir ülke aşkı, doğa, çevre, börtü, böcek aşkı değil… Basbağı bildiğimiz aşk. Yani onu görünce, kalbimizin yerinden çıkacakmış gibi çarptığı, yüzümüzün al bastığı, göremeyince içimize keder basan, küstüysek hele, tüm dünyanın siyahlara büründüğü, çiçeklerin kokmadığı, tüm renklerin siyahlara döndüğü aşk bu!

Bizzat kendisine, onun olma durumuna aşık olduğum aşktan, geç de olsa özür dilemek istedim. Ona o kadar kötü davrandım ki “artıkdeğiştim, beni affet!” desem de inanmıyor.Aslında belki haklı.. Çocukluğumda, en çok onun hayalinin kurulduğu, bir yaşam çevrelemişti beni. Siyah beyaz Türk filmlerinde, en çok onun yüzünden, başına olmadık şeyler gelenlere, ağlamıştım. Şarkı sözleri hep, çok ama çok aşık olmayı, ya da kavuşamayınca, hayata kahretmeyi öğretti, bir çoğumuz gibi bana da.

Sonra ben büyüdüm, aşk da büyüdü.. Ben büyüdükçe, o benden çok büyüdü, karşılaştığımız da, ona genellikle iyi davrandım. Onu avutmak için, gitarla parçalar bile çaldım. Ay ışığına bakıp, ağladım. Sevinçten, hoplaya zıplaya gezdim. Günler önce, kararlaştırılmış randevulara telaşlandım, özenle süslendim. O da bunları inkar edemez.

Sonra mı.. Ah onu çok çok hırpaladım. Ülkemiz elden gidiyordu, bir şeylerin ucundan tutmak gerekiyordu. Aşk benim için bir zaaftı. Halkımızın değer yargıları, ahlak ölçüleri öyleydi, böyleydi..”Ama halkımız istiyor” derken, hele de herkesin bacısıyken aşk da neydi ki.. Devrimcilerin aşkı nasıl olurdu, bunu hiç bilmiyordum. Önümde, devrimci aşka dair, bir örnek yoktu. Read the rest of this entry »

fantastic_worldBazı duygular var, insanın temel özelliği kabul edilen, sadakat, ihanet, unutmak ya da korkunun pençesinde var olmak. Sığınmak yalanların en ücrasındaki karanlığa, kendinde yaşanan ben ile dışında ki var olan ben arasında, acımasızca katlanmak kendine. Bazen utanmak kendinden, bildiğin kendinin yalanlarına katlanmak, katlana bildiğin yere kadar. Farkındalık başladığı anda, Araf yanında belirir ve kalırsın iki dünyanın ortasında.

Bu iki kişilik bir oyun ve tek aktör sensin yaşamın orta oyununda, hangi yöne dönsen sen ve kaça bilmek imkansız bu rolden. İşin zor olanı ise oynayan sensin ve senaryoyu yazan sen, rol kapan ve başrol için kavga veren de sensin. Tanrılar yaratırsın, idoller, elinden gelirse sen soyunursun o role, senin rolün gibi ancak sen değilsin, oynarsın bilerek.

Yetmez olan iç benliğinin çaresizliği, uç verir yaşamının penceresinde. Aynada ki senle yabancısın, işte o anda kırılmanın başladığı yerdesin, sağ yanında uçurum, sol yanında kendinle yüzleşmen gereken sen. Tanrıların terk ettiği anlardan birisidir yaşanan, orda sensin ve tek başına yaşarsın Araf’ının cehennemini ve sonrasında görürsen hesabını kendinde, yaşadığın tek kişilik cennetindir aslında. Bütün mistik düşüncelerde buna ’’ölmeden ölmek’’ denir. İnsanın, insan olduğu, ya da farkındalığın başladığı yeri keşif etmektir. Yaşamda, açmaya çalıştığımız penceremizdir ilk yaptığımız, içimizde kendimizin kurduğu hapishanenin, göğe açılan tavanının üstüne açtığımız ilk gedik.

Bıkmadan, usanmadan kurduğumuz bu dünyayı, aslında ilk andan beri, daha ilk nefesle, sevdiklerimizle birlikte inşa etmişiz, kah farkında, kah olmadan. Ben olmak için, öğrenilen her yaşam öğretine sıkıştırılmış itaat ta, senden kaçışın gizli olmasına rağmen, sen olmanın yüceliği anlatılır. Ailen için, akraban, aşiretin, inancın, devletin için yaşamalısın. Onların varlığı en büyük değer ve o değerin içinde sen hiçsin. Farkında olma eylemin; ilk Araf’ındır aslında. Yalnızlığın başlar gecelerinde, içindeki ben baş kaldırır ve başlar seninle kavgaya. Sorgulamaya başlarsın, sorgusuz ihanetinin şafağında, acıtır sol yanını, anlamadığın karanlık. İlk yol kavşağına gelmişsin ve kavşakta içsel gardiyanın bekler seni, acımasız bir korkaklıkla. Belki de büyümeye çalışan bedenin ile çocuk kalmaya çalışan sensin, buda yaşadığın ilksel fırtına. Yaşadığın aşk, senin yüzleşmen olmuşsa ve acı düşmüşse hissene, büyüdün işte çocuk derler sana. Read the rest of this entry »

İnsanın kendisini sorgulamasında ki temel güdü, var olan gerçekle, kendi gerçeği arasında yaşadığı uyumsal olmayan çatışmada, farkındalıktır. İnsanın temel güdüsü olan farkındalık ve sorgulamak, insansı Araf’ın duraklarında ki arayıştır. Bu anlamda insan, ilksel olan ben egosu ile sorguda darbelendikçe, farkına vardığı arayışı çeşitlenir.

Aileden başlayarak, toplum içindeki temel öğretiden koptukça, sorgusunda neden, niçin’ler çoğalarak büyür. Önce kendi Kabe’sini oluşturur, bu karşıt cephede yer almak olsa da, yine de sistemin, sistemli varlığını kabullenmedir aslında. Var olanın farkına varmak, karşıt ta kendi varlığını yaratmak, eskiyi ise kendinde sorgulamak olsada, yinede bu Araf’ın ilk basamağında yolculuğa başlamaktır.

Sistemle var olan ve olmayan tüm bağlar kopmadıkça, kişisel Araf başlamıyor. Ben neden var oldum ve niçin varlığımı bu kadar önemsiyorum. Hiç olmak ile hiçlikte var olmanın görkemli azameti tezat olarak gözükse de, farkında olmak bu tezadı ortadan kaldırır. Ben egosu içinde, var olan biz egosu, bütünsel yaşamın ilk köşebendidir. İnsan olarak dışında olan ”tüm”, bütünsel köleliği dayatırken, içindeki biz egosu ise özgürlüğü yaratır. Tüm olarak, yetişmeden başlayan dayatmalar olarak adiyat duygusu her ana damgasını vurur. Bir yerlere ait olmak zorunluluğu, o çerçevenin dışında verilen yaşam alanın sığlığı, bireyi sınırlandırıp, farkında lığın önüne çekilen set işlevi görür. Bu işlev ile tanımlanan, geleneksel yaşam tarzının dışına çıkmadan var olma koşuludur. İlk orada aykırı olan ve geleneği sorgulayan yapının ipuçları gizlidir. Read the rest of this entry »

118279842525jpg1İnsanın, içsel yolculuğunun her durağında, yüzleştiği kendisinde yaşanan içsel çatışma, teslimiyet ile direniş, kabulleniş ile ihanet arasında ki çizgiyi belirler. Dönemsel tutumlarda ağırlık, alışkanlıkların çizgisine takılsa da, her döneme damgasını vuran, geçmişe karşı verilen tavizsiz saldırıdır. Duygular ihanete alışmıştır, her kabullenişte bile ihanet pusudadır. Gerçeği aramanın kavgasında, sabırsızca kabullenişi yaşamak ister, aynı sabırsızlıkla ihanet etmeyi de ister. Bu arayışın öznesi olan ihanet, farkındalığın en üst düzeyde yaşanmasını sağlar. Gecikmiş cevapların bulunması, ilksel olan kölesel düşünme boyutunu aşarak, özgür düşünce boyutunda salınmaya, gerçek soru ve cevap aşamasına gelmiştir. Bu Araf’ın gerçek tanışma merasimidir.

Araf ta’sın artık, önünde bekleyen tek engel sen olsan da, yolculuğun sence, en zorlu durağını terk ettiğini düşünürsün. Yanılıyorsun yolcu, başlangıcın her kesçe, hayatında bir kez olsa bile denenen, ilk durağını aşmış olduğunu sonraları anlarsın. Bu duygunun sana kattığı tek olumluluk, sende yeşermeye başlayan güvendir. Korkularının yanı sıra, kendine güvende seni yaşatmaya başlar. İlk durağa gelinceye kadar, ne kadar yorulduğunu fark edersin. Yaşadığın korkularının sonrası, Araf’ın sana verdiği armağanıdır güven. Bu aşamanın tuzağı da, Araf’da kurulmuş dur. Güvenle, savrulmanın ve Araf’a ihanetin de, ilk ciddi sınavını önüne koymuş dur. Read the rest of this entry »

KECA-KURD

KECA-KURD

Bayram tatilini ailece Yalova’da geçirdik. Çocuklarım, annem ve kardeşlerimle… Çokca anı tazeledik. Sandıkların dibinde saklı kalmış, oyalı tülbentlerin gizzemi döküldü ortalara. Lavanta torbaları, sakladıkları kokularını özgür bıraktılar, başım döndü onca yaşanmışlıktan. En saklı, en derin yerlerimizi açtık birbirimize, bazıları yük oldu bana, bazıların da ise çok hafifledim. Tam döneceğim gece, annemle olan sohbetimizi düşündükçe, yüreğim acıyordu. Rosa Lüxemburg`un, yoldaşı Sonja Liebknect’e yazdığı mektubu yeniden okuyunca, annemin anısının acısına bir yoldaş buldum, bu benim de yüreğimi hafifletti biraz. Bazan biriken acılar, bir yol yaratıyor kendine ve akı veriyor insanın yüreğinden. Ateşi bir diğerinin yüreğini de yakarak.

Annem sapsarı saçları olduğunu anlattı. O kadar sarı ki, beyaza yakın bir sarıymış annemin saçları ve birçok örükmüş. Taki, hayvanlarından bulaşmış olan, kist hidatik için Dersim`den, önce Trabzon’a, oradan vapurla İstanbul’a, ameliyat olmaya gidene dek. Orada bir hastahaneye yatmış ve ameliyat olmuş, Zazaca’dan başka bir dil bilmediği içinde, tuvalet ihtiyacı için hemşireyi çağırmaya utanmış, yataktan inerken düşmüş, ameliyat yeri açılmış, tekrar ameliyat edilince de, tam dört aya ulaşmış kaldığı süre. Hastahanede bakılması zor diye, anneannemin ördüğü örükleri, dibinden kesmişler. Sonra saçı, eski sarılığını kayb etmiş. Şimdi, boyanın altına saklamasa, apak olan çok güzel saçları var. Saçlarının kesilmesine çok üzülmemiş, asıl üzüldüğü, yeni yeni Türkçe öğrenmeye başladığından, yaptığı bir şaka yüzünden hemşirenin, kulağını çok acıtarak çekmesiymiş. Çok üzüldüğünü yüzü ve dudaklarının kıvrımları da doğruladı. Anneciğimi kulağı çekilen küçük bir kız çocuğu olarak düşününce kulağım degil ama yüreğim sızladı. Read the rest of this entry »

ONLAR GURBETİ YÜREKLERİNDE TAŞIYANLAR.

ONLAR GURBETİ YÜREKLERİNDE TAŞIYANLAR.

GELDİKLERİNDE ALKIŞLARLA KARŞILANDILAR…
KALKINAN ALMANYA
Savaş sonrasında Almanya, hızlı bir sınai, ekonomik kalkınma sürecine girdi.  Savaşın kara bulutları ülkenin üzerinden henüz çekilmemişti. Şehirler alt yapısı, sosyal ve sınai tesisleriyle yerle bir olmuştu.Ülkeyi yeniden inşa etmek, hele hele toplumu yeniden ruh sağlığına kavuşturmak o kadar da kolay değildi.

Nasyonal sosyalizm şiarıyla şahlanmış, Prag’dan başlayarak, Norveç’ten, Kuzey Afrika’ya kadar işgal etmiş bu toplum, bu büyük histerik rüyadan 1945 Nisan’ında büyük bir yenilgiyle uyandığı zaman; etrafta yanmış, yıkılmış binalardan, dağılmış ailelerden ve milyonlarca ölüden başka birşey görmedi.

Bu korkunç travmanın etkileri elbette yıllarca sürecekti. Ama etkilerini en aza indirebilmek için bile, hemen ve hızla çalışmaya başlamak, ayrıca toplumu yalıtılmışlık psikolojisinden kurtarmak gerekti.Gerçi Almanya ve Alman toplumu bu konuda nispeten şanslı sayılırdı: Çünkü politik, coğrafi konumunun gereği olarak Amerikan yardımlarının birinci derecedeki alıcısı olmuştu. Bilindiği üzere Amerika, Sovyetler aracılığıyla komünizmin Avrupa’da yayılmasını istemiyor, bunun için Batıdan ve Güneyden Almanya ve Türkiye gibi ülkeler aracılığıyla Sovyetleri kuşatmaya çalışıyordu. Read the rest of this entry »

Page 1 of 212»