15
Şub

GÜSSÜM ANAM – OLCA BAL

   Posted by: admin   in Olca Bal, Öykü

ANILARIMIN YOLCULUĞU HİÇ BİTMEDİ(Mİ) ÖMRÜMDE

ANILARIMIN YOLCULUĞU HİÇ BİTMEDİ(Mİ) ÖMRÜMDE

1973′te, İstanbul’da dünyaya geldim. Babam asker de, annem ise çaresiz, zaten kaçmış zamanında babama. Ben, henüz 5 günlük bebekken, annemin Almanya’ya kağıtları çıkıyor, ne yapacağını şaşırmış bir halde, beni Samsun’daki Firdes teyzeye bırakıyor.Kokumu tatmadan, bana doyamadan, benden ayrılmak zorunda kalıyor ve tutuyor Almanya’nın yolunu. Firdes teyze, bana 2 sene bakmış ve sonra çeşitli nedenlerden dolayı, İstanbul’da yaşayan ve annemin annesi Güssüm anaya bırakmışlar beni.

Beni 7 yaşıma kadar o büyüttü, bir çocuğun en çok anne, babaya ihtiyaç duyduğu yaşlar ve dolayısıyla Güssüm anamı, o yaşıma kadar annem sanmıştım. Yaşlı haliyle, beni usanmadan, bıkmadan, büyük bir sevgiyle büyüttü! İstanbul’un en güzel gecekondusunda yaşadım onunla. Beraber kaldığımız ev, Allahı var çok güzeldi. Almanya’da yaşayan Zöhre teyzemin katıydı. Geniş odaları ve uzunca bir balkonu vardı, tepenin başında duran, 3 katlı bir binaydı, bizse 2′ci katta yaşıyorduk. Balkondan baktığımızda, Hisarüstü olduğu gibi ayaklarımızın altındaydı, sanki cenneti seyir ediyorduk. Çocukluğumun İstanbul’u ve İstanbul’un Hisarüstü, çok güzeldi.

Güssüm anam her sabah, erkenden kalkar, sabah misafirlerimiz olan güvercinleri yemlemeye, balkona ekmek içini koyardı, sonrada kahvaltıyı hazırlardı. Kocaman tepside, yer sofrasına çömelir, güle söyleye yerdik. Kahvaltıda sadece çökelek ve reçel olurdu, onlarıda kendi elleriyle, kendisi yapardı mevsiminde. O sırada balkonumuz çeşitli kuşlarla dolar ve ben büyük bir hevesle, yanlarına giderek onları seyrederdim. Üstümü giydirirdi, her renk oluşurdu sırtımda, bazen de başıma kenarları oyalı, çit örtmeye kalkardı, bende çığırarak kaçardım. ”Güssüm ana, başımı örtme” diyerek. O da peşimden koşardı ve hala çit elinde, ”gadalarımın gadaları, gıcım, gel buraya” diyerek seslenirdi.

Saçlarım belime kadar uzundu, saçlarımı okşayarak, severek tarardı, sonrada beni sıcacık öperdi. Bende öylece kucağına yumulurdum, sıkıca sarılır, bağrına basardı beni. İkimiz de yalnızdık, bir birimizden başka, kimsemiz yoktu. Sanki kader birleştirmişti bizi. Beraber dışarı çıkardık, ben her zamanki gibi, peştemalinden tutardım ve tin tin, o önde, ben arkasında, Hisarüstünü dolaşırdık. Yeşillikler içinde, kutu gibi evler, insanları candan ve içten, samimiler. Sokak, çocuk sesleriyle doluydu. Ayı oynatan çingeler bile gelirdi bazen ve bayram olurdu çocuklara sokaklar, nasılda merakla, kocaman gözlerle seyrederdik.

Nostalji filimlerinin Halim Paşa yalısı, bizimdi sanki, bütün gecekondu halkı, soluğu orada alırdık. Ağaçlara asılı salıngaçlar, el ele gezen aşıklar, piknik yapan aileler ve buraların vaz geçilmezi olan, uçutma uçuran çocuklar. Oranın tadını iyi çıkarırdım, nasılda eğlenir ve gün bitmesin isterdim.

Güssüm anamın ablasının kızı, Seher anaya çok uğrardık, hemen hemen aynı yaşlarda ama sürekli didişirlerdi ve her seferinde laf yarışına girerlerdi. Buna rağmen, birbirinden hiç ayrılmazlardı. Güssüm anamla birlikte, yaşlı teyze ve amcalarla oturur, onları dinlerdim. Birer birer gençlik anılarını anlatırlar, bende büyük bir keyifle ve merakla dinlerdim. Ah! O güzel günler, birden gözümde tüttü.

Bir Melekti yeryüzünde, benim Güssüm anam. Alçak gönüllüydü, kimseyi kırmaz, insanları çok sever ve herkesin yardımına koşardı. Yokluğunu, yoksulluğunu belli etmezdi. Buranın bebeklerini o dünyaya getirtirdi, ebelik yapardı durumu iyi olmayan ailelere. Cenazeleri bile ona yıkatırlardı, her iş gelirdi elinden. Kapımıza gelen dilencilere, verecek paramız yoktu, ama mutlaka, karınlarını doyurmadan yollamazdı kapımızdan. Canım Güssüm anam, bazen pişirecek yemek bulamazdık, alırdı eline torbayı. ”gel gıcım” derdi, giderdik kırlara doğru. Mantar, ısırgan toplardık, sonrada gel keyfim gel derdik. Hiç bir şey bulamaz ve mevsimi değilse bu otların, çinko tencerede yağ eritirirdi, ekmeği banıp yerdik, ama ne lezzet. Aslında huzurdu, sevgiydi o lezzeti veren, Güssüm anamın sevgi dolu bakışlarıydı. Bazen onu o kadar çok özlüyorum ki, huzuruna, sevgisine ihtiyaç duyuyorum, ama ne yazık ki, o artık bu dünyayı çoktan terk etti.

Birbirimize sarılır, aynı döşekte uyurduk her gece, bana yatakta, birbirinden güzel masallar anlatırdı, ben uykuya dalıncaya kadar, saçlarımı okşardı. Bir meşhur dizisi vardı o zaman, köle İsaura. Birisi tarafında hediye edilen, küçük bir, siyah beyaz televizyonumuz vardı. Onu açar ve başlama saatini beklerdi sabırla, gözlerini büyüterek, ilgiyle izlerken, kendi kendine konuşurdu, ”vah gıcım İsaura, sendemi benim gibi, hep çile çekecen. Seninde mi yüzün hiç gülmeyecek.” Birden heyecanlanır, dizlerine vururdu, bazen evin içinde oradan oraya yürür, çok zaman düşünürdü, sonra başlardı ağlamaya, bende sessizce onu seyrederdim.

Oturma odasının duvarında, Hamdi çavuşun resmi asılıydı. Ablası vefat edince, Güssüm anamı zorla, Hamdi çavuşa vermişler. Resme dalarak, uzun uzun bakardı, içi hüzünlenir, sanki kaderine lanet okurdu, ”birde, 7 çocuk doğurdum” diye söylenirdi. Bacısı ölünce, Hamdi çavuşa verdikleri günden sonra, bir daha bacısının mezarına, ziyarete gitmemiş. Aslında dedem mert, yiğit bir adammış. Köyün gözü, kulağı, eliymiş. ”Bacısının 5 çocuğu, telef olmasın, Güssüm kız büyütsün” diye vermişler. Canım anamı, öyle üzgün görmeye dayanamazdım, bende ona üzülürdüm. O zaman içerlediğimi anlayarak, ”gel gıcım, gel, sende benim gibi garipsin” der, sonra sımsıkı sarılırdık birbirimize. Gün gelirde, bizi birbirimizden ayırırlar korkusu, düşerdi içimize.

Bir gün, çok kötü hastalandım, ateşler içinde yanıyordum, zaten çelimsiz bir çocuktum. Baktı halime, dayanamadı aldı beni sırtına, düştü yola, hatırlarım, bayağı uzun bir yoldu. Beni hiç indirmedi o yol boyunca, doktora kadar taşıdı. Doktor amca acıdı halimize, para bile almadı anamdan, ”onunla ilaç alırsın kadın, çocuğun daha çok ihtiyacı var” dedi. İlaçla ben, tekrar sırtında taşındı eve kadar, günlerce başımdan ayrılmadı. Divanda yatıyordum, seviyor, öpüyor, kokluyordu her gün, kızı Nazmiye teyzemi çağırttı eve, ”Olca’yım hasta, gıcımın rengi soldu” diyerek dert yandı. Onun hakkını nasıl öderim, bilemiyorum! Bazen maziye dalıyorum, düşünüyorum, kucağında uyuduğum huzur dolu günleri. Şu an 35 yaşın ortasında, ama Güssüm anamın hasretini, özlemini çektiğim anlarım çok olur.

Bir sabah balkondan, mahallenin çocuklarını izliyorum, gıcır gıcır mavi önlükler giymişler, Türkan Şoray ilk okuluna doğru yürümekteler, bende okula gidecek yaşlardayım. Kendimi dışarı atarak, okula doğru koşmaya başladım, okulun dışından tenefüsteki çocukları seyir ettim. Daha sonra çocuklar sıraya dizildiler, İstiklal marşını okuyorlar, tabi ki mahalleden arkadaşlarımda aralarında, içim bir tuhaf oldu, bende onlarla birlikte olmak istedim. Sıkıntılı ve üzgün bir şekilde Güssüm anamın yanına gittim, çekingen bir sesle. ”Beni neden okula yazdırmadın hala, bak tüm arkadaşlarım okula gidiyor” dedim, yüzüme bir tuhaf baktı, rengi attı birden, hüzün çöktü gözlerine. Zaten günlerdir keyfi yoktu anamın, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. ”Sus Olca, boş ver, hiç bir şey sorma” dedim, kendi kendime.

Bir süre sonra, elinde fotoğrafla, düşünceli şekilde yanıma geldi, bana doğru eğilerek omuzumu tuttu, sıcacık ama tedirgin bakışlarla. ”Gıcım, canım gıcım” dedi ve resmi uzattı. ”Bak bu anan, benim gıcım, yanında ki baban” dedi, resme bakıyorum, elim ayağım taş kesildi, yüreğim dondu, ne yapacağımı şaşırdım. Resimdeki insanlar bana yabancıydı, Beline doğru sarıldım Güssüm anamın, titremeye başladım, eğilerek beni sıkıca bağrına bastı. ”Gıcım, onlar senin anan, baban. Seni sevecekler, koruyacaklar, okula gönderecekler,
rahat edeceksin yanlarında.” Bir yandan ağlıyor, bir yandan da, beni sözleri ile teselli etmeye uğraşıyordu. O günden sonra, içime bir acı saplandı, her an beni almaya gelecekler korkusuyla, yaşamaya başladım. Biliyordum, bir daha bu sevgiyi, huzuru bulamayacaktım. İçime doğmuştu sanki.

O aralar, oturduğumuz kat tamire girdi, çıkmak zorundaydık, pılıpımızı, pırtımızı toplayıp, meydanlıkta bulunan, ufak gecekondu evine yerleştik, toz toprak içindeki evi, günlerce temizledik, eş dostla birlikte.

Dışarıya oynamaya çıkmıştım, Güssüm ana evin kapısına sandalyeyi atmış, bana bakıyor, o sırada yokuştan aşağı, meydana doğru, yeşil bir araba inmeye başladı. Güssüm ana birden ayağa fırladı, bana doğru bakarak gözleri doldu. Gelenlerin annemle, babam olduklarını anlamıştım. Beni içten içe yiyen, bitiren gün gelmişti. Hızla Güssüm anamın yanına koşup, peştemaline sarılarak, yalvarmaya başladım. ”Güssüm anam, Güssüm anam, bırakma beni, kurbanın olam bırakma, okula bile gitmem, yeterki yanında kalayım.” Ben ağlarken bir eli ile beni çaktırmadan iterek, ”gıcım, anan arabadan indi, git sarıl” diyor, gitmiyorum, öylece kala kaldım. Güssüm anam, ”güzel gıcım, canım gıcım, hatırım için git, sarıl” dediğinde, ben peştemalini bırakarak, yavaşça anneme doğru yürümeye başladım.

Annem büyük bir hasretle, bana doğru koşuyordu, eğilerek sarılmak istediğinde, büyük bir öfkeyle, tokatı indirdim suratına. O tokat çok şeyleri anlatıyordu, ”neredeydiniz şimdiye kadar, arayıp sormadınız bile. Şimdi de hiç çekinmeden, beni Güssüm anamdan ayırmaya geldiniz. Sizin yokluğunuzda mutluydum, varlığınızda huzurum kaçtı.” Her halde, bunları anlatıyordu o tokat.

Neye uğradığını şaşırmıştı annem, gözleri dolmuştu ve yakamdan tutarak beni yere itmişti, Güssüm anam sessizce yanıma geldi, elimden tutarak beni yerden kaldırdı, ağlamaklı bir sesle, annemin yüzüne bakarak, ”Güllü’m, kızım o çocuktur, kusuruna bakma” dedi, sonra hep beraber eve doğru yürüdük. Evde bir sessizlik, kimse konuşmuyor. Bense kedi gibi, Güssüm anamın eteğinin dibinden ayrılmıyorum. Babam bana doğru yaklaşarak, kardeşim olduğunu öğrendiğim Murat’ı kucağıma verdi, bende kardeşimin tombul yanaklarını sevmeye başladım, içim bir anda ısınmıştı.

Bir yandan da, dualar ediyorum içimden, ”inşallah beni götürmezler” diyerek. Bir zaman Hisarüstünde kaldılar ve bir akşam bavulları toplamaya başladılar. Ne Güssüm anamın yüzü gülüyor, ne de benim. İkimizde küsmüşüz dünyaya, ayrılık vakti yaklaşıyor, kim bilir birdaha ne zaman göreceğiz birbirimizi. Hüzün çöktü içimize, odamıza çekildiğimizde bile, konuşmadık, yan yana uzanıp, sadece tavanı seyrettik. Sabaha karşı sarıldık birbirimize, öylece uykuya daldık.

Gözümü açtığımda, canım anam yoktu yanımda, zaten artık hiç olmayacaktı. Üzgün halde kalktım, giyinip içeriye girdim. Kapı açıktı ve bavullar arabaya yükleniyordu. Oturdum evin kapısına, öylece bekliyorum. Kuyruğu sıkışmış bir kedi yavrusu gibi, acılar içinde kıvranıyorum.

Güssüm anam çömeldi yanıma, saçlarımı okşamaya başladı. ”güzel gıcım, canım gıcım, seni bir daha ne zaman görürüm, Allah bilir. Eyer sende bir parça hakkım varsa, sana söyleyeceklerimi unutma” dedi. Gözlerimin içine bakarak, bir elide yanağımda, ”canım gıcım, harama el uzatma, yalancı olma, insanlıktan uzaklaşma. Dürüstlük eyidir, ananın, babanın sözünden çıkma, onları say, oldumu canım gıcım.” Ve alnımdan, dudakları titreyerek öptü, o an zaman durdu sanki, nefesim kesildi, ölüyorum sandım. Feryatlar kopararak, ”Güssüm ana” diyerek bağırdım, hıçkırarak ağlamaya başladım, ”gıcım” dedi ve beni ayağa doğru kaldırdı, sıkıca sarıldık birbirimize, bırakmıyorum belini, mahallenin insanları bile bize acıdı, üzüldüler halimize. Kimisinin gözleri doldu, kimisi ağladı bizimle. Çünkü, yıllardır şahit olmuşlardı sevgimize, yıllar süren birlikteliğimize.

Annem, babam şaşkınlıkla bizi seyir ediyordu, babam sabırsızlanarak, ”bu kızın arabaya binmeye niyeti yok” diyerek, hızlı adımlarla yanımıza geldi, çekti beni, kopardı Güssüm anamın kollarından. Kolumdan çekerek, arabaya doğru götürüyordu, başım Güssüm anama dönük, bakıyorum, canım anam dizlerini döverek,”gıcım, gıcım” diyordu. Babam attı beni arabaya, kapıyı örttü, arka cama yapışmıştım, araba hareket etmeye başladı, yokuşa doğru hızlanmıştı. Güssüm anamı seyrediyorum, kayp olana kadar, gözlerim acılar içinde, yüreğim buruk.

Ve sonrası, o da bana kalsın!

Güzel Allahım, yüce Rabbim, bana Güssüm anamla, çocukluğumda, 5 sene yaşamayı nasip eylediğin için sana duacıyım. Çok teşekkür ederim.

OLCA BAL
11.02.2009 DÜREN

Bu Yazıyı Toplamda 285 Kişi Okudu

Tags: , ,

This entry was posted on Pazar, Şubat 15th, 2009 at 21:55 and is filed under Olca Bal, Öykü. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

mrm

Yorumunuz