4avDeğerli okuyucularım, sizlerle Rüya dergimizin, ‘İnsan Can’ köşesinde, – alışılmışın ötesinde-, insan ve insanî konular hususunda fikir alışverişinde bulunmaktan dolayı tatlı bir heyecan ve derin bir mutluluk hissediyorum. “İnsan Can” yazı köşemde; gerek bilimsel, gerek metafizik konulara temas ederek, insan psikolojisi, insanoğlunun soy, inanç ve kültür tarihi, güncel hayatımızda karşılaştığımız sorunlar, sorunları çözmeye yönelik metotlar ve yüreğimizde beslediğimiz duygularımıza doğru birer ruhî yolculuklar yapacağız.

Sevgi, Sanat ve İnanç aslında bilimsellik ile açıklana mayan olgular olarak kabul edilmektedir. Özellikle ‘inanç’ konusu geçmişte bilim dünyası tarafından kale alınmamış ve bu tür konular büyük bir oranda dinlere endeksli kalmıştır. Yüzyıllardır bilim, araştırmalar ve geliştirmeler sayesinde insanlığa teknolojik harikalar kazandırabilmişse de, ne var ki; asıl insanın kendisinin ilerlemesinde o kadar da faydalı olamamıştır ve hatta insanın bazı hassas hisleri teknolojinin desteği sayesinde zamanla körelmeye yüz tutmuştur. Bu hususta düşündüren konulardan da biriside örneğin şudur ki; tıp teknolojisinin gelişmesiyle beraber bir dizi eskiden beri tanınan hastalıklara karşı başarılı ecza buluna bilinerek imha edilmiştir, ama genel anlamda hastalıkların sayısı azalmamıştır ve hatta bilimi en son sınırlarına kadar zorlayan yeni hastalıklarda türemiştir. İşte bu noktada haklı olarak şu soru ortaya atılmaktadır ki; acaba insanlar bilinçli veya bilinçaltı eğilimli bu hastalıkları kendilerimi üretiyorlar?

İşte bu soruyu cevaplandırabilmek için, son yıllarda özellikle insan beyninin fonksiyonlarını (nevrofizyoloji) çözmeye ve ruhsal potansiyelini (psikoloji) daha da etkin kullanmaya yönelik yoğun araştırmalar başlatılmıştır ve büyük bir titizlikle de devam etmektedir.

İnsanda kendisini gösteren rahatsızlıkların esasen ruhsal kökenli olanlarını araştıran tedavi alanlarına psikoloji veya psikanaliz denilir. Psikoz (psyche) eski yunanca kökenli bir kelimedir ve aslında ‘ruh’ anlamına gelir. Oysa ‘psikoz/psyche’ her ne kadar da ‘ruh’ anlamına gelse de, batı dünyası insanın ruhunun olduğuna inanmaz. Psikoloji / ruh bilimleri olarak adlandırdıkları fakülteler ise, bütün düşünce ve zekâ’nın sadece beynin bir enerjik işlevi (intelligence) ve bir ihtimal bedenin hücrelerinde elektrik ile polarize olmuş duygu yumağının bir nevi ‘zeki’ davranışlarına (emotional intelligence) bağlamaktadırlar. Bu anlamda aslında batı henüz daha gerçek bir ruh bilimine sahip değildir, çünkü sadece bilimsel ölçüler ve çerçeve içerisinde ruhun etkisinin analizlerini yapmaktadırlar. Oysa; insan ruhunun yapılanması ve potansiyeli salt bilimsel ölçülere indirgenememektedir.

Bunun karşısında birçok doğu kültüründe de olduğu gibi; şark ve Anadolu kültürleri de gerçek bir psikolojiye sahiptir. Örneğin; Ali bin Ebu Talip’in: „Derman sende, fakat senin haberin yok. Derdin senden, fakat sen göremiyorsun. Kendinin küçük bir beden sanıyorsun, oysaki koskoca âlem dürülmüş içinde senin. Öylesine apaçık, apaydın bir kitapsın ki, gizli şeyler onun harfleriyle meydana çıkmaktadır. Dışarıya bir ihtiyacın yok senin. Gönlünde yazılmış yazılar, her şeyden haber verir sana!“; Hacı Bektaş Veli’nin: „Dervişlik hırkada taçta değildir, Hararet nardadır sacda değildir. Her ne ara isen kendinde ara, Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir. Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma, Gerçek erenlerin sözünden çıkma, Eğer insan isen ölmezsin korkma, Aşığı kurt yemez uçta değilsin.“, Yunus Emre’nin: „Ölürse tenler ölür, Can’lar ölesi değil!“ veya Mevlana C. Rumi’nin „Taş olarak öldüm, bitki olarak doğdum. Bitki olarak öldüm, hayvan olarak doğdum. Hayvan olarak öldüm, insan olarak doğdum. Öyle ise ölümden neden korkayım ki, her ölüşümde sanki değer mi kaybettim. Belki bir gün insan olarak öldüğümde ışıklar içerisinde yeniden geleceğim.“ söylevlerinden de açıkça ortaya çıktığı gibi, burada salt bir biyofiziksel bedenden söz edilmekten daha öte, insanın vücudunun da dışındada bir potansiyele sahip olduğu dile getirilmektedir.

Elbetteki bu noktada tam olarak inanç konusuna temas etmekteyiz. Ancak yinede „inanç“ konusunu büyük bir titizlik ile analiz etmemiz gerekiyor; çünkü burada insana olağanüstü güç ve şifa veren vasıflar olduğu gibi, insanın davranışlarını ve yaşam tarzını etkileyen vasıflar da bulabiliyoruz. Bazı insanlar inancına dayanarak başka insanları zan altında bırakmayı meşrulaştırabilirken, bazı insanlarsa inancına dayanarak kendi hayatını başka insanlara feda edebilmektedirler. “İç inanç ilkeleri” diye adlandırdığımız bu kişisel öğeler, evrensel ve kolektif gerçekler ile ne kadar örtüşürse, kişi o kadar toplumsal hayatta başarılı olabiliyor; ne kadar bu değerler ile gerginlik yaşıyorsa, işte o kadarda hüsrana uğrayıveriyor ve hastalıklara mağdur kalabiliyor.

İşte bu sebepten dolayı batı tıp dünyası bile insana artık salt bir biyolojik organizma gözüyle bakmaktan vazgeçmiştir ve insan sağlığının üzerisinde insan ruhunun etkilerini de araştırmaya başlamıştır. Örneğin, tıbbi açıdan çaresi bulunamayan hastalara meditasyon (derin düşünme) ve gevşeme egzersizleri yaptırarak veya dua okutturarak alternatif çözüm yolları aranmaktadır. Stres, depresyon, aşırı üzüntü, şok, yorgunluk, kaygı veya benzeri sorunlarla başa çıkmak için – yardımcı olacak etkin yöntemler vardır. Bunlar kişinin şahsi durumuna göre farklı yaklaşım, yöntem veya tedaviler çeşitleri vardır (gevşeme ve meditasyon yöntemleri, psikoanalitik ve psikoterapi, reenkarnasyon ve fenomonolojik yaklaşım). Bu farklı yöntemler sayesinde; kişiyi asıl içten rahatsız eden sebeplerden azat olması ve yeniden yaşama sevincini bulması mümkün olabilmektedir.

Bundan dolayı; „iç inanç ilkeleri“ insanın kendi özünü, karakterini, yaşama motifleri, yaşama gücünü ve yaşam tarzını doğrudan etkileyebiliyor ve insanın psikolojisini anlayabilme açısından son derece bir önemli taşıyorlar. Bu anlamda; bilim ve inanca birbirlerini tamamlayan iki olgu olarak bakmak mümkündür.

Eğer sizde daha bilinçli ve mutlu yaşayabilmek için bir arayış içerisindeyseniz; sizlere bilimsel açıdan denenmiş egzersizler arayıcılığı ile kendi özünüze doğru açılan yolculukları tavsiye ederim!
Sinan Erbektaş
sinan@erbektas.com

Bu yazı, daha önce Rüya dergisinde yayınlanmıştır ve yazarın izni ile sitemizde yayınlanmak üzere düzenlenmiştir.  www.fatihmehmetyildirim.com

Bu Yazıyı Toplamda 347 Kişi Okudu

Tags: , , , ,

This entry was posted on Pazar, Şubat 1st, 2009 at 19:58 and is filed under Felsefe, Makaleler, Medya, Psikoloji, Sinan Erbektaş, Sosyoloji, Tarih, Yazar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

One comment

 1 

Sevgili Sinan, yazılarını inceledim, mükemmel, batılı psikologlar genelde, ögrendiklerinin dışına çıkamıyorlar. Senin geniş kapsamlı, öz, pratik analiz ve anlatımların çok güzel, devam, çok faydalı olacağına inanıyorum, sevgiler. Sayfayı hazırlayan arkadaslara, Fatih arkadaşa da teşekkür, başarılar

Şubat 1st, 2009 at 21:38

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

sehven

Yorumunuz