Posts Tagged ‘Felsefe’

ZAMANIN BAŞLADIĞI YERDE İNSAN, ARAF'ININ SUSKUNLUĞUNU YAŞIYORDU(MU)

ZAMANIN BAŞLADIĞI YERDE İNSAN, ARAF'ININ SUSKUNLUĞUNU YAŞIYORDU(MU)

İnsanın yaşam kaynakları oluşurken, kendisiyle barışık yaşayabilmesinin en önemli araçlarından birisi, ihanet ve farkındalıktır. İnsanın kendinde sorguladığı, yaşamının devamında önem verdiği, diğer bir var oluş durumu ise, gerçekliliği kendine göre kurgulayarak kabulleniştir. Var olanı şekillendirmek ve anlamlandırmak için, kendisinde oluşturduğu imgeler, kendisinin ifade tarzını oluşturur. Aslında bu, kendisinde var ettiği tecrübeler ile anlamlandırmayı sağlayan dil arasında ki çelişkisiz çelişkisidir.

Ana dilde kendisini ifade etmeye çalışırken, aslında kendisinde oluşturduğu imgeleri ifade etmeye çalışıyor, burada konuşma dili ile yazım dili arasındaki farklılık var oluş olarak şekillendikçe, farkındalık başlıyor. Kendisinin yaşam süreci içinde oluşturduğu imgesel ifade ile kelimelerin anlamlandırılması, kişinin kullandığı kelimeler farklılık göstermeye ve süreç içinde anlamlarını kendisinin oluşturduğu, imgesel dili geliştirmeye doğru yöneltir. Aslında bu şizofrenik bir durumdur, kendisinde yaratmaya çalıştığı gerçekliliği ifade ediş tarzında, insan farklı gerçeklilik ile aynısal kelimeler kullanarak, farklı ifade tarzına yönelmesi, kendisinde yaşadığı ve anlamlandırmadığı uyumsal travmasını (kişisel depremini, sarsıntısını) yaşar. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

Toplumsal gelişim ve dönüşüm sırasında ikilem yaşayan insan, kendisinde her zaman beklentileri sınırlayarak, umutla umutsuzluk arasında gel git’ler yaşar. Tanrı başlangıçtan itibaren, tüm oluşum ve dönüşüm aşamasında toptan ret etmeyi isterken, eski dinsel yapı kurumsal olduğundan dolayı eskiye, atalarının inançlarına bağlılığı dayatmaktadır.

Eski dinsel yapı, var olan sistem ile geleneksel bağlar oluşturduğundan dolayı, mevcut sistemin tüm sınıfları ile köklü bağlar oluşturmuştur. Sınıfların içerisinde ezilen sınıflara, tanrı adına sabır ve tevekkülü dayatırken, hakim sınıfların varlığının devamında aktif rol almaktadır. Bunun nedeni, potansiyel tehlike olarak görülen ezilen sınıfların sistem içinde aktif olmaması için, iktidar araçlarında temel güç olan, yönetim erkindeki ayaklarından birisi olarak, din sadakatın devamından sorumlu olmakta. İnsanın sadakatını oluşturmak için korkularının ve ödülünün dengelenmesi gerekmektedir. İnsanın temel korkularının ayrımında, insanın varlık nedenleri sorgulanmakta aslında. Ölüm korkusu ve sonrası temel korku. Yoksulluk ve sonrası yaşamının devamı için yaşamak korkusu, ikincil ve temel korkusu. Üst kimliğe tabi olarak yaşamak ve onun dışına atılmak korkusu, üçüncül ve temel korkusu olarak varlığını sürdürür.

Tanrı insanlardan aktif katılım ister, eski dinsel yapıya karşı baş kaldırarak direnmeyi önerirken, aslında var olan sistemin kendisine baş kaldırı ve direnmeyi istemekte. Burada temel sorun, insanların var olan dinsel tüm eski öğretilere, baş kaldırmak zorunda olmayı mutlaka dayatması. Sadakat karşısında ihaneti dayatırken, temel olarak ta özgürlüğü baş olay olarak koymaktadır. Nereye kadar, eski yapısal dinin yıkılarak, yerine yenisini koyuncaya kadarki süreç içerisinde, sonrasında dinle tanrı arasındaki süreç arasında uzaklaşma başlamakta. Tanrısal irade yerini giderek kurumsallaşan dine bıraktıkça, dinle tanrı arasında ayrım belirginleşerek, din kurduğu yeni toplumsal sistemle bütünleşerek, yeni hakim sınıflarını yaratmaya devam etmekle toplumsal alt üst oluşu tamalar. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

huzunKoşarak uzaklaşmaktaydım, ayak seslerim kaldırımda yankılanırken, sanki birazdan, bir bir çıkarak köşelerinden, Zebaniler beni götüreceklerdi cehennemin gayya kuyularına ve beni zamanın olmadığı diyarlara hapis edeceklerdi. ”Ben, gökyüzünün olmadığı yerde nasıl yaşarım, yeşilin olmadığı, çocuk seslerine, kuş seslerinin karışmadığı. Yok oğlum, hapis hayatı seni yiyip bitirmiş, beton diyarının koynundasın, çıktığından beri kaç kez gittin ormana. İçerdeki hayallerine ne oldu, koşacaktın uçsuz bucaksız bozkırda, yılkının asi küheylanı gibi, rüzgarı hisedecektin terinin buğusunda. Burun deliklerin kömürcü körüğü gibi, yalımlar saçacaktı ve korkacaktı Zebaniler o dehşetli hızından ve hiç bir süvari yetişemiyecekti sana, hiç bir kement ve kurşun.” Gerisine dönerek baktı, çoktan kayıp olmuştu arkasında bıraktıkları, nefes nefeseydi, ”oh be rahatladım, ne kolaymış konuşmak ve anlatmak iç sıkıntını.”

Nereye gidecektim sahi, evin son kirasını ödemiştim ve cebimdeki para otelede yetmezdi ve kalmıştım ortada. Gidecek yerleri düşündüm, ama öyle bir yerde yok, ne yapmalı şimdi. ”Ve adam parasız ve çaresizdi, aklına son aşkı geldi ve aşka teslim olmaya, sevdiğine gitti, hadi be yüzsüz şarlatan seni, yine süsledin yalanlarını, sinir oluyorum senin bu tavrına. Bak gördünmü, sende Ayla’laştın, gerçekçi olmak adına, hep saçma sapan dürüstlük. Geçer akçemi bu yaptığın, ev sahibinin parasını öderken beni dinledinmi? Dışarda kaldık, hadi bakalım, barınak bul bana bay dürüst.” İçindeki sesi dinledi, suskunluğuna gülümsedi, ”ha şöyle adam ol biraz, paşa paşa aşkım Ayla’ma gideceğiz, sen karışma, ben hallederim.”

Taksiye binip binmeme arasında ikilemde kalsada, öbürünü mutlu etme adına, yürümeyi tercih etti. ”Fazlada uzak değil hani,” içerde saatlarca yürürde yorulmazdı, çıktığı günden beri bir hal olmuştu bacaklarına, ne çabukta yoruluyordu. ”İhtiyarladı galiba” diye düşündü, ”kaymakam, vali olacaktı bu bacak, ülkeye barış ve adaleti getirecekti, yorgun bir deliyi taşıyor. Kapıda açılmaya bilirdi, dışarıda mevsim sonbahar ve bu şehirden gitmeli” derken, kalmaya karar vermişti. Belkide Ayla’dı sebeb, çıktığından beri o kadar çok şehir dolaşmış ve o kadar çok yerden apar topar kaçmıştı. Hep takip edildiğini ve tekrar o cehenneme götürüleceği korkusu, yer etmişti beyninin tüm kıvrımlarına. Read the rest of this entry »

Tags: , , , , ,

20050121021737eugnedelaaq1Komünizmin ilk aşaması
Komünizmin ikinci aşaması
Komünizmin üst evresi(Nihai ve tam kurtuluş)
İlk aşama Sosyalizmdir ve temel ilkesi proleterya diktatörlüğü aracılığıyla, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, burjuvaziye ait üretim araçlarının kamulaştırılması ve herkesten yeteneğine göre almak ve herkese emeğine göre vermektir.

Anlaşılacağı gibi ortada yine bir devlet vardır, ama bu devletin işçi sınıfının çıkarlarına göre hizmet edeceği ve eninde sonunda kendini söndüreceği iddia edilir. Devletin söndüğü, insanlığın en yüksek üretim seviyesine ve en yüksek birlikte yaşama bilincine vardığı aşama ise artık, yöneten ve yönetilenin olmadığı, insanın çok yönlü olarak kendini istediği gibi özgürce gerçekleştirebildiği bambaşka ve çok ileri bir toplumdur. Hatta diyebiliriz ki, Marks’ın bu yürekli hayali gerçek anlamda toplumlar tarihinin de sonudur. Bu yüce gönüllü adamın hayali bazılarının daima iddia ettiği gibi gerçekleşmesi imkansız bir hayal değildi elbette. Dahası aşağıda anlatacağımız gibi, komünizmin ya da devletsiz bir toplum konusunda komünizmden farkı olmayan anarşizmin de hayallerinin gerçekleşmesi açısından dünya koşulları oldukça olgundur. Ancak Marks ve Engels’in öngöremediği, belki de belirli bir deneyimi zorunlu kılan, sosyalist devlet uygulamalarının yaratacağı sonuçlardı. Sosyalist ya da “Halk Devleti” uygulamaları ne yazık ki çok acı bir biçimde göstermiştir ki, hangi biçimde olursa olsun herhangi bir devlet eliyle, komünizm getirilemez.

Zayıf ya da katı, herhangi bir şekilde hiyerarşiye ve bürokrasiye ihtiyaç duymayan hiçbir devlet biçimi yoktur. Devlet kendini hiçbir zaman söndürmez. Devlet söndürülebilir bir kavram değildir. Hangi sınıfa dayanarak olursa olsun devlet, yasa yapıcılar aracılığıyla (bunların sayısının azlığı çokluğu,halk egemliğine ya da temsiline dayanması, hatta insanların bire bir temsiline dayanması…bir şeyi değiştirmez) kendini bir kez yasal olarak yarattığında, her dönemin pratik ihtiyaçlarına göre yeni yasalar yaparak kendini daima devam ettirecektir. Ve yasalar, somut sorunlardan hareket ederek daima karşısına birilerini alır. Düşmanı olmayan hiçbir yasa yoktur! Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK YAŞAMIN TEMEL ANAHTARI

Barış
Çocuğun gördüğü düştür barış,
Annenin gördüğü düştür barış,
Ağaçlar altında sevdalıların,
Sevda sözleridir barış;
Gözlerinin içinde,
Uçsuz bucaksız bir gülümseme
Elinde yemiş dolu bir zembil
Ve alnında ter tomurcukları,
Pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi;
Akşam üstü eve dönen babadır barış,
Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
Ağaçlar diktiğimizde
Havan mermilerinin kazdığı çukurlara;
Yangının kavurduğu yüreklerde
İlk tomurcuklarını açarken umut
Ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
Yana dönüp
İçerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış… Read the rest of this entry »

Tags: , ,

hznfm2Yine anılarla başım belada, gecenin bitmesini bekleyen 3-5 nöbetleri gibi, turlamaktayım sokakları. Bu şehirden kaçmam gerekir, ama nereye? Sokaklar üstüme geliyor sanki, her köşe başında bir başka kamburum, anılar bırakmıyor yakamı, gölgem sanki mübarek, git başımdan diyorum, gitmiyor işte, anlaşıldı. Bu şehirde beni barındırmayacak. Valizlerimi toplamalıyım, ne kadar zaman oldu yerleşmeyeli, bir türlü sığamadığım dört duvar arasına. Öfkemde kabarmakta hani, ne gereği vardı, şimdi aşık olmanın, şartmıydı yani, ”birden geriye dönerek, adımladığı caddede tekmeyi fırlattı, öfkeyle bağırdı karşısında durduğunu zannettiği gölgesine, ”sen kaşındın işte”

Çevreye dönerek baktığında, karşı taksi durağında kendini dikkatle izleyen şoför ile göz göze geldi, eliyle ne var dercesine işaret yaptığında, adamın yüzünü çevirdiğini görerek, ” adam seni ciddiye alıp, kavga bile etmiyor, gördünmü geri zekalı, birde Ayla’ya değerli olduğundan bahsediyorsun. Değerin ortaya çıktı, pırlantasın mübarek, senden başka kimsenin, almaya tenezül etmediği” ilerdeki dalgalı saçlı, uzun boylu kadına kaydı gözleri. Kadının kaçamak bakışlarını yakaladı bir an, utandı, seslenmeye karar verdiğinde

”Hanımefendi, ben deli değilim, neden” Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

4avDeğerli okuyucularım, sizlerle Rüya dergimizin, ‘İnsan Can’ köşesinde, – alışılmışın ötesinde-, insan ve insanî konular hususunda fikir alışverişinde bulunmaktan dolayı tatlı bir heyecan ve derin bir mutluluk hissediyorum. “İnsan Can” yazı köşemde; gerek bilimsel, gerek metafizik konulara temas ederek, insan psikolojisi, insanoğlunun soy, inanç ve kültür tarihi, güncel hayatımızda karşılaştığımız sorunlar, sorunları çözmeye yönelik metotlar ve yüreğimizde beslediğimiz duygularımıza doğru birer ruhî yolculuklar yapacağız.

Sevgi, Sanat ve İnanç aslında bilimsellik ile açıklana mayan olgular olarak kabul edilmektedir. Özellikle ‘inanç’ konusu geçmişte bilim dünyası tarafından kale alınmamış ve bu tür konular büyük bir oranda dinlere endeksli kalmıştır. Yüzyıllardır bilim, araştırmalar ve geliştirmeler sayesinde insanlığa teknolojik harikalar kazandırabilmişse de, ne var ki; asıl insanın kendisinin ilerlemesinde o kadar da faydalı olamamıştır ve hatta insanın bazı hassas hisleri teknolojinin desteği sayesinde zamanla körelmeye yüz tutmuştur. Bu hususta düşündüren konulardan da biriside örneğin şudur ki; tıp teknolojisinin gelişmesiyle beraber bir dizi eskiden beri tanınan hastalıklara karşı başarılı ecza buluna bilinerek imha edilmiştir, ama genel anlamda hastalıkların sayısı azalmamıştır ve hatta bilimi en son sınırlarına kadar zorlayan yeni hastalıklarda türemiştir. İşte bu noktada haklı olarak şu soru ortaya atılmaktadır ki; acaba insanlar bilinçli veya bilinçaltı eğilimli bu hastalıkları kendilerimi üretiyorlar? Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

CEM ÇAĞDAŞ HUKUKUN DERİNLİĞİDİR

CEM ÇAĞDAŞ HUKUKUN DERİNLİĞİDİR

Anadolu’da ki örgütlenmenin temelinde var olan dergah anlayışının kökeninde, ciddi bir örgütlülük, kadrolaşma ve aynı zamanda önderler kurumunu yaratarak, toplumu eğitme, ilerletme sağlanmıştır. Onların günlük yaşamından, hukuksal tüm sorunlarını çözerek, bu sorunların çözümünde tek yetkili güç olmayı başaran dergah yapılanması, çok ciddi olarak incelenmelidir.
Dergah’ta yapılan eğitim, öğretimin tamamı yatılı ve üretimde yapan, bağ- bahçe, dergah ve vakıf topraklarını ekerek herkesin mutlaka üretime katılması sağlanmıştır. Ayrıca musiki ve genelde saz-kopuz gibi enstrümanların en az bir tanesinin çalınabilmesi ile içsel anlamda kapsamlı musiki eğitimi verilmesi sağlanmıştır. Ayrıca Alevilik ve farklı konularda çok geniş ve kapsamlı kütüphane bulunması ve bu kütüphanede, ezoterik el yazması kitaplardan, o güne ulaşmış felsefi konulardan, tıp, astronomi kaynaklarına, kadim eski toplumun sözlü geleneğinin yazılı hale getirilerek arşivlenmesine kadar, oldukça kapsamlı ve geniş kütüphane mevcuttu, ancak bu kütüphane Cumhuriyetle birlikte hepsine el konularak akıbeti bilinmemekte. Bu uygulama sadece dergaha yapıldı ve Mevlana dergahı bu uygulamadan muaf tutuldu. Dip not olarak, kütüphanenin geride kalan kitaplarının tekrar geriye alınarak, bu kaynaklardan faydalanmak için yasal mercilerde davacı olunması gerekmektedir. Geçmişimize ait bu kaynakların tekrar gerçek sahiplerine dönüşünü sağlamak, Alevi hareketinin önünde duran görevlerden birisi olduğuna inanıyorum. Araştırma yapılması ve kitap okunmasının zorunlu olduğu, en az bir yabancı dil bilinmesi, okur yazar olunması, içsel eğitim için çok güçlü psikolojik eğitim yaptırılması temel eğitim idi. Kişinin egosunu eğitebilmesi gibi konularla toplumun her konuda yönetileceği ve kapsamlı, inançtan, günlük yaşama kadar, tüm alanlarda yetkin, inanç önderleri yetiştirmekte. Aynı zamanda bu kişileri ve onların oluşturdukları aileleri, yönetici kutsal konumuna sokarak, dergah ile toplum arasında, ara katmanı oluşturdu. Dergahın toplum içindeki her kesim ile iç içe olmasını ve onları yönlendirme, eğitme ve denetleme konusunda güçlü kaldı. Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Kaos ve belirsizliklerden ibare olan yaşantımıza, gelenekler ve ritüeller, belirli bir düzen ve tutanak getirmektedirler.
Batı ekonomisi; tüketici olarak hitap ettiği medeniyetlerin kültürlerindeki gelenekleri kendi ürünlerinin satışının daha da artması için farklı pazarlama konseptlerine geliştirmiştir.
Noel Baba (Nikolaus), Noel’den önceki dört Pazar (Advent), Noel (Weihnachten), Yılbaşı (Sylvester) kutlamaları derken, millet hediyelik eşyalar için iyi bir para döküverir. Şimdi sıra Karnaval’dadır. Bundan sonra küçük Paskalya yortusu (Pfingsten), Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, Paskalya (Ostern), 1 Mayıs derken, sıra yaz tatilleri ve daha sonra Ekim şenlikleri, Halloween, Kırmızı Burun ile bu döngü devridaimini tamamlayacak – ve ondan sonra al baştan.
Şimdi tekrar kısa bir Karnaval’a dönelim. Karnaval; Hıristiyanların, büyük perhizden önce et kesiminde, çeşitli ve tuhaf kılıklara girerek toplu halde yaptıkları şenliklerdir. Bir zamanlar Fransız kuşatmasına karşı sosyal politik bir başkaldırı misyonunu bile üstlenmiştir bile diyebiliriz.
Lakin bu türlü dinî bayram eğlenceleri Hıristiyanlıktan önceleri de görülür. Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer’in neşesidir. Çatal höyük’te bulunan 8500 yıllık ana tanrıça figürü, tarih boyunca anılan ana tanrıça kültünün bir uzantısı ya da Anadolu’daki versiyonudur. Bereket tanrıçası Kibele’e gidenlerin yumurta boyamaları, ayinle ilgili danslar yapmaları, diğer kültleri de hayli bir etkilemiştir. Eski Mısırlılarca İsis ve Apis bayramları, İbranilerde eski Yunanlılarda, Romalılarda türlü adlarla anılan dinî eğlenceler vardır. Gürültülü, neşeli müzikli olan bu eğlencelerde toplu danslar yapılır, herkes çeşitli ve güldürücü kıyafetlere bürünür. Aşırı serbestliğin de hoş görüldüğü yerler vardır.
İşin aslına bakıldığında; bu tür eğlenceler insanın yaşadığı kalıplaşmış ve kısıtlamalarla dolu bir ortamından bir müddet de olsa çıkıp, yeni bir ortama girmesini sağlayan bir özentiyi gün ışığına çıkarır. Read the rest of this entry »

Tags: , , , , ,

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Mutlaka sizlerde yaşamışsınızdır şuna benzer bir olayı: Birileri ile bir sohbet veya tartışma ortamındasınız – siz herhangi bir fikir savunuyorsunuz ve karşınızdaki ise başka bir fikir savunuyor. Karşınızdaki size, bu fikri nerden edindiğinizi soruyor ve sizde cevaben, bir kaynak veriyorsunuz. Karşınızdaki kişi, sizin vermiş olduğunuz kaynağı eleştiriyor ve küçümsüyor…
Böylesi bir olaya detaylı baktığınızda, bu sadece salt bir eleştiri değildir(!) – sizi yanıltmayı ve yenilgiye uğratmayı hedefleyen, üstü kapalı bir saldırıdır!

Bir kişi yaşama sürecinde etrafındaki insanlardan, değerlerden ve bilgilerden kendisi için önemli gördüklerini ayırt eder. Kişinin kendince güvenilir bulduğu bu tür bilgi verilerine ‘sağlam veri/bilgi’ (alm.: stabiles Datum) denilmektedir. Kişi böylelikle kendince doğruları ve yanlışları, iyiliği ve kötülüğü, uğraşılmaya değer ve değmez unsurları fark ederek, kendine en uygun tutum, davranış, hedef ve benzeri şeyler belirlemektedir ki; buna da ‘oryantasyon’ (Orientierung) sağlamak denilir.

Oryantasyon; Fransızca kökenli bir kelimedir ve kolayca görülebildiği gibi ‘Orient’ kelimesini içermektedir. Orient ‘Şark’ anlamına gelir ve Avrupalıların kendi bakış açılarından Ortadoğu bölgesine vermiş oldukları bir adlandırmadır. Eski Avrupa’nın Şark bölgesinden elde edinerek kendi dillerine tercüme ettikleri bilgi kaynakları sayesinde ortaçağ karanlığına ışık tutabilmiş ve Aydınlanma dönemini gerçekleştirebilmiştir. Aydınlanma süreci yeni yönergesini Şark’tan gelen bilgiler doğrultusunda düzenleyebildiği içini o gün bugündür bir kişi veya kurumun rotasının (yeniden) belirlenmesine ‘oryantasyon’ edinmek diye bir kavram betimlenmiştir. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Sizler de düşünmüşsünüzdür muhtemelen – acaba gerçekten iki insan türü var mı dır ki diye: iyi insanlar ve kötü insanlar?
İnsan tabiatı gereği ne salt iyiliğe yönelir, ne de mutlak kötülüğe. İlginç olan, her kes kendi davranışının, aslında iyi niyetten dolayı olduğu kanaatindedir. Ama ne var ki; insan korkularının etkisinde kaldığında tez ecnebi avcılığına meyilleşir. Nerede bir grup insan, katli vaciptir diye kötüleniversin, orada onların kırımına başlanabilir.
Sosyolojik izlenimlere bakıldığında, insanların % 20si anti-sosyal bir ruh haline eğilimlidir (tandans gösterir). Anti-sosyal; yani, kolektif yaşamın daha iyiye doğru gitmesine kaygı ile bakan, toplumsal yapılanmalara ruh halleri ile zarar veren ve sosyal faaliyetlerin karşısında, engel olmakta olan kişilikler. Ancak; anti-sosyal tandanslı bu kişiliklerin daha yakından incelendiğinde bunların sadece % 2½ , tehlikeli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu demektir ki; bir toplumun yeni ve daha sağlıklı bir düzene çıkartılabilmesi sadece biraz uğraş ile mümkün olabilecektir. Ne de olsa, toplumun % 80i sağlıklı ilerlemek isterken, sadece % 20lik bir azınlık buna karşı bir tutum belirtisindedir. Topluma zarar veren bu anti-sosyal kişiliklerin tek dayanakları, toplumun onları yeterince erken fark edip, deşifre edip ve aforoz edemeyişindendir. Böylelikle bir toplum kimin yararlı, kimin zararlı olduğunu bilmesinde büyük fayda vardır. Şah İsmail’inde de söylediği gibi ‘ak ile karayı seçebilmek’ lazım! Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

141714Aşkın kendisini tanımlarken, insan kendi beklentilerinde yarattığı, sınırlarıda tanımlıyor aslında. İnsan, yaşamı boyunca, en az bir kez olmak üzere, defalarca aşık olarak, aslında kendi sınırları içinde yarattığı, kendisiyle var olma veya yok olmanın sınırlarında dans etmekte. İlk kimlik belirlemenin yaşandığı, ilksel çocukluk aşkı, her kesin mutlaka durması gereken, zorunlu durak. Bu neden böyle olmakta? Çünkü, ilksel kimlik belirlenmesinin, var olduğu zorunlu durak. Çocuk kimliği, kendisini dış yaşamda ifade etmeye başlarken, varlığı nı anlamlandırma ihtiyacı duyar. Bu ancak, cinsin kendini tamamlayacağı, karşıtı kimlikle mevcut olur. Kendine ve dışındaki dünyasına, kendisinin artık birey kimliğine sahip, bağımsız bir birey olduğunu, ispatlamanın temel yoludur. O güne kadar oluşan ve giderek olgunlaşan, cinsellik anlamında farkındalık, yeni bir dönüşüm mecrasında, kendini ifade edebilmek için, karşıt kimlikte var olmayı seçer. Burada, cinsel anlamda var olmanın ilk belirlemesi, kimliksel dönüşümdür. Bunu yaratan temel koşul ise cinsel anlamda olgunlaşan bireyin, var olmanın farkındalığıdır. Read the rest of this entry »

Tags: , , , , ,

fantastic_worldBazı duygular var, insanın temel özelliği kabul edilen, sadakat, ihanet, unutmak ya da korkunun pençesinde var olmak. Sığınmak yalanların en ücrasındaki karanlığa, kendinde yaşanan ben ile dışında ki var olan ben arasında, acımasızca katlanmak kendine. Bazen utanmak kendinden, bildiğin kendinin yalanlarına katlanmak, katlana bildiğin yere kadar. Farkındalık başladığı anda, Araf yanında belirir ve kalırsın iki dünyanın ortasında.

Bu iki kişilik bir oyun ve tek aktör sensin yaşamın orta oyununda, hangi yöne dönsen sen ve kaça bilmek imkansız bu rolden. İşin zor olanı ise oynayan sensin ve senaryoyu yazan sen, rol kapan ve başrol için kavga veren de sensin. Tanrılar yaratırsın, idoller, elinden gelirse sen soyunursun o role, senin rolün gibi ancak sen değilsin, oynarsın bilerek.

Yetmez olan iç benliğinin çaresizliği, uç verir yaşamının penceresinde. Aynada ki senle yabancısın, işte o anda kırılmanın başladığı yerdesin, sağ yanında uçurum, sol yanında kendinle yüzleşmen gereken sen. Tanrıların terk ettiği anlardan birisidir yaşanan, orda sensin ve tek başına yaşarsın Araf’ının cehennemini ve sonrasında görürsen hesabını kendinde, yaşadığın tek kişilik cennetindir aslında. Bütün mistik düşüncelerde buna ’’ölmeden ölmek’’ denir. İnsanın, insan olduğu, ya da farkındalığın başladığı yeri keşif etmektir. Yaşamda, açmaya çalıştığımız penceremizdir ilk yaptığımız, içimizde kendimizin kurduğu hapishanenin, göğe açılan tavanının üstüne açtığımız ilk gedik.

Bıkmadan, usanmadan kurduğumuz bu dünyayı, aslında ilk andan beri, daha ilk nefesle, sevdiklerimizle birlikte inşa etmişiz, kah farkında, kah olmadan. Ben olmak için, öğrenilen her yaşam öğretine sıkıştırılmış itaat ta, senden kaçışın gizli olmasına rağmen, sen olmanın yüceliği anlatılır. Ailen için, akraban, aşiretin, inancın, devletin için yaşamalısın. Onların varlığı en büyük değer ve o değerin içinde sen hiçsin. Farkında olma eylemin; ilk Araf’ındır aslında. Yalnızlığın başlar gecelerinde, içindeki ben baş kaldırır ve başlar seninle kavgaya. Sorgulamaya başlarsın, sorgusuz ihanetinin şafağında, acıtır sol yanını, anlamadığın karanlık. İlk yol kavşağına gelmişsin ve kavşakta içsel gardiyanın bekler seni, acımasız bir korkaklıkla. Belki de büyümeye çalışan bedenin ile çocuk kalmaya çalışan sensin, buda yaşadığın ilksel fırtına. Yaşadığın aşk, senin yüzleşmen olmuşsa ve acı düşmüşse hissene, büyüdün işte çocuk derler sana. Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

İnsanın kendisini sorgulamasında ki temel güdü, var olan gerçekle, kendi gerçeği arasında yaşadığı uyumsal olmayan çatışmada, farkındalıktır. İnsanın temel güdüsü olan farkındalık ve sorgulamak, insansı Araf’ın duraklarında ki arayıştır. Bu anlamda insan, ilksel olan ben egosu ile sorguda darbelendikçe, farkına vardığı arayışı çeşitlenir.

Aileden başlayarak, toplum içindeki temel öğretiden koptukça, sorgusunda neden, niçin’ler çoğalarak büyür. Önce kendi Kabe’sini oluşturur, bu karşıt cephede yer almak olsa da, yine de sistemin, sistemli varlığını kabullenmedir aslında. Var olanın farkına varmak, karşıt ta kendi varlığını yaratmak, eskiyi ise kendinde sorgulamak olsada, yinede bu Araf’ın ilk basamağında yolculuğa başlamaktır.

Sistemle var olan ve olmayan tüm bağlar kopmadıkça, kişisel Araf başlamıyor. Ben neden var oldum ve niçin varlığımı bu kadar önemsiyorum. Hiç olmak ile hiçlikte var olmanın görkemli azameti tezat olarak gözükse de, farkında olmak bu tezadı ortadan kaldırır. Ben egosu içinde, var olan biz egosu, bütünsel yaşamın ilk köşebendidir. İnsan olarak dışında olan ”tüm”, bütünsel köleliği dayatırken, içindeki biz egosu ise özgürlüğü yaratır. Tüm olarak, yetişmeden başlayan dayatmalar olarak adiyat duygusu her ana damgasını vurur. Bir yerlere ait olmak zorunluluğu, o çerçevenin dışında verilen yaşam alanın sığlığı, bireyi sınırlandırıp, farkında lığın önüne çekilen set işlevi görür. Bu işlev ile tanımlanan, geleneksel yaşam tarzının dışına çıkmadan var olma koşuludur. İlk orada aykırı olan ve geleneği sorgulayan yapının ipuçları gizlidir. Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

118279842525jpg1İnsanın, içsel yolculuğunun her durağında, yüzleştiği kendisinde yaşanan içsel çatışma, teslimiyet ile direniş, kabulleniş ile ihanet arasında ki çizgiyi belirler. Dönemsel tutumlarda ağırlık, alışkanlıkların çizgisine takılsa da, her döneme damgasını vuran, geçmişe karşı verilen tavizsiz saldırıdır. Duygular ihanete alışmıştır, her kabullenişte bile ihanet pusudadır. Gerçeği aramanın kavgasında, sabırsızca kabullenişi yaşamak ister, aynı sabırsızlıkla ihanet etmeyi de ister. Bu arayışın öznesi olan ihanet, farkındalığın en üst düzeyde yaşanmasını sağlar. Gecikmiş cevapların bulunması, ilksel olan kölesel düşünme boyutunu aşarak, özgür düşünce boyutunda salınmaya, gerçek soru ve cevap aşamasına gelmiştir. Bu Araf’ın gerçek tanışma merasimidir.

Araf ta’sın artık, önünde bekleyen tek engel sen olsan da, yolculuğun sence, en zorlu durağını terk ettiğini düşünürsün. Yanılıyorsun yolcu, başlangıcın her kesçe, hayatında bir kez olsa bile denenen, ilk durağını aşmış olduğunu sonraları anlarsın. Bu duygunun sana kattığı tek olumluluk, sende yeşermeye başlayan güvendir. Korkularının yanı sıra, kendine güvende seni yaşatmaya başlar. İlk durağa gelinceye kadar, ne kadar yorulduğunu fark edersin. Yaşadığın korkularının sonrası, Araf’ın sana verdiği armağanıdır güven. Bu aşamanın tuzağı da, Araf’da kurulmuş dur. Güvenle, savrulmanın ve Araf’a ihanetin de, ilk ciddi sınavını önüne koymuş dur. Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

SAVAŞ, İNSANLIĞIN DÜŞMANI

SAVAŞ, İNSANLIĞIN DÜŞMANI

Toplumsal travmaların yükseldiği, linç kültürünün geliştiği dönemlerde, barıştan yana tavır, ciddi tepkileşmelerin göğüslenme dönemidir. İste tam da burada, kişiliklerin dönüşümü ortaya çıkmaktadır. Kişi, toplumsal travmaları üslenemez duruma geldiğinde, barıştan yana tavır almak yerine, insancıl boyutları öne çıkartarak, barıştan yana tavrını örtülüyerek, linç kültürünün kendisine ulaşmasını engellemeye çalışır. Kişinin kendini koruma güdüsü ile hareketlenmesi, üzerindeki travmatik baskıyı ağırlaştırır. Kaygı derinleştikçe, karşı tarafsız veya taraflı tarafsız tavır sergilese bile, inandırıcı olmaktan çıkarak, savaş karşıtı görünmesine rağmen, en azından yönetenlerin gözünde, isteyerek ya da istemeden savaşçı güce yedeklenmiştir. Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,