Posts Tagged ‘Sosyoloji’

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

TANRI SADAKATTA İHANETİ VE İHANETTE SADAKATI İSTER(Mİ)

Toplumsal gelişim ve dönüşüm sırasında ikilem yaşayan insan, kendisinde her zaman beklentileri sınırlayarak, umutla umutsuzluk arasında gel git’ler yaşar. Tanrı başlangıçtan itibaren, tüm oluşum ve dönüşüm aşamasında toptan ret etmeyi isterken, eski dinsel yapı kurumsal olduğundan dolayı eskiye, atalarının inançlarına bağlılığı dayatmaktadır.

Eski dinsel yapı, var olan sistem ile geleneksel bağlar oluşturduğundan dolayı, mevcut sistemin tüm sınıfları ile köklü bağlar oluşturmuştur. Sınıfların içerisinde ezilen sınıflara, tanrı adına sabır ve tevekkülü dayatırken, hakim sınıfların varlığının devamında aktif rol almaktadır. Bunun nedeni, potansiyel tehlike olarak görülen ezilen sınıfların sistem içinde aktif olmaması için, iktidar araçlarında temel güç olan, yönetim erkindeki ayaklarından birisi olarak, din sadakatın devamından sorumlu olmakta. İnsanın sadakatını oluşturmak için korkularının ve ödülünün dengelenmesi gerekmektedir. İnsanın temel korkularının ayrımında, insanın varlık nedenleri sorgulanmakta aslında. Ölüm korkusu ve sonrası temel korku. Yoksulluk ve sonrası yaşamının devamı için yaşamak korkusu, ikincil ve temel korkusu. Üst kimliğe tabi olarak yaşamak ve onun dışına atılmak korkusu, üçüncül ve temel korkusu olarak varlığını sürdürür.

Tanrı insanlardan aktif katılım ister, eski dinsel yapıya karşı baş kaldırarak direnmeyi önerirken, aslında var olan sistemin kendisine baş kaldırı ve direnmeyi istemekte. Burada temel sorun, insanların var olan dinsel tüm eski öğretilere, baş kaldırmak zorunda olmayı mutlaka dayatması. Sadakat karşısında ihaneti dayatırken, temel olarak ta özgürlüğü baş olay olarak koymaktadır. Nereye kadar, eski yapısal dinin yıkılarak, yerine yenisini koyuncaya kadarki süreç içerisinde, sonrasında dinle tanrı arasındaki süreç arasında uzaklaşma başlamakta. Tanrısal irade yerini giderek kurumsallaşan dine bıraktıkça, dinle tanrı arasında ayrım belirginleşerek, din kurduğu yeni toplumsal sistemle bütünleşerek, yeni hakim sınıflarını yaratmaya devam etmekle toplumsal alt üst oluşu tamalar. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

Foto:Mehmet Ünal Fatih Mehmet Yıldırım

Foto:Mehmet Ünal Fatih Mehmet Yıldırım

Yolu Mannheim’ın Pazar meydanına düşenler onu mutlaka bir gün fark etmişlerdir; bir kafeteryalarda otururken, bir kitap okurken veya yine birileri ile sohbet ederken. O Mannheim, Ludwigshafen, Worms gibi şehirlerin artık envanteri sayılır – yani o olmazsa sanki bir eksiklik hissedilir. Uzun boylu ve uzun saçlı, babayiğit ve sohbeti seven birisidir…

Özgeçmişini bildiğim kadarıyla; Fatih Mehmet Yıldırım 5 Haziran 1962 Kırklareli Babaeski doğumludur. Babası Pilot Üsteğmen’in şehit olması üzerine, hayata atılmış ve daha erken yaşta ağır sorumluluk almaya başlamıştır. 70′li ve 80′li yıllarda toplumsal hareketlerinde aktif yer almış ve de yaşanan gerginliklerin canlı şahidi olmuştur. Almanya’ya yerleştiğinde yaşadığı onca acı dolu olayların etkilerini önce duygu dolu şiirlerine yansıtmıştır ve daha sonra da bu yansımalar yazıla yazıla bir kitap dolusu öykü olmuştur.

Ben Fatih ile fahri, sosyal ve kurumsal çalışmalar esnasında tanıştım. İlk zamanlar daha henüz tedirgindik ve karşı tutumlar içerisindeydik. Buna rağmen çok sürmedi daha güzel bir dünyanın tatlı ütopyalarını paylaşmamız ve karşılıklı oturup şiirler okumamız. 1997’de hatta rahmetli Fakir Baykurt ile beraber ortaklaşa bir Şiir Şöleni gerçekleştirebilmemiz bile kısmet oldu bizlere. Sanat, edebiyat ve felsefi tartışmalarımızın ötesinde ikimizin bir başka ortak yanı daha vardı ki; o da 80’li yılların hayatımız üzerinde oluşturmuş olduğu ve bir daha da geri dönüşümü olmayan belirtisi.

80’li yılların getirdiği ağır koşullar

1980’li yılların getirdiği ağır koşullar akıbetinde güzelim vatanından ayrılarak bir belirsizliğe doğru yola alanlardandık ikimizde. O yıllardan sonra memlekette kalan yakınlarımız ile her geçen yıl bağlarımız biraz daha azalması bir yana, Almanya’da doğup büyüyen nesillere de bir türlü anlatamaz olduk bizi saran o ince efkârımızı, melankoliyi. Pir Sultan Abdal çok ta yerinde söylemiş ‘Her şey yerinde güzeldir!’ diye. Ben de o yıllara ait duygularımı bir şiirimde şöyle dile getirmeye çalıştım: Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

20050121021737eugnedelaaq1Komünizmin ilk aşaması
Komünizmin ikinci aşaması
Komünizmin üst evresi(Nihai ve tam kurtuluş)
İlk aşama Sosyalizmdir ve temel ilkesi proleterya diktatörlüğü aracılığıyla, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, burjuvaziye ait üretim araçlarının kamulaştırılması ve herkesten yeteneğine göre almak ve herkese emeğine göre vermektir.

Anlaşılacağı gibi ortada yine bir devlet vardır, ama bu devletin işçi sınıfının çıkarlarına göre hizmet edeceği ve eninde sonunda kendini söndüreceği iddia edilir. Devletin söndüğü, insanlığın en yüksek üretim seviyesine ve en yüksek birlikte yaşama bilincine vardığı aşama ise artık, yöneten ve yönetilenin olmadığı, insanın çok yönlü olarak kendini istediği gibi özgürce gerçekleştirebildiği bambaşka ve çok ileri bir toplumdur. Hatta diyebiliriz ki, Marks’ın bu yürekli hayali gerçek anlamda toplumlar tarihinin de sonudur. Bu yüce gönüllü adamın hayali bazılarının daima iddia ettiği gibi gerçekleşmesi imkansız bir hayal değildi elbette. Dahası aşağıda anlatacağımız gibi, komünizmin ya da devletsiz bir toplum konusunda komünizmden farkı olmayan anarşizmin de hayallerinin gerçekleşmesi açısından dünya koşulları oldukça olgundur. Ancak Marks ve Engels’in öngöremediği, belki de belirli bir deneyimi zorunlu kılan, sosyalist devlet uygulamalarının yaratacağı sonuçlardı. Sosyalist ya da “Halk Devleti” uygulamaları ne yazık ki çok acı bir biçimde göstermiştir ki, hangi biçimde olursa olsun herhangi bir devlet eliyle, komünizm getirilemez.

Zayıf ya da katı, herhangi bir şekilde hiyerarşiye ve bürokrasiye ihtiyaç duymayan hiçbir devlet biçimi yoktur. Devlet kendini hiçbir zaman söndürmez. Devlet söndürülebilir bir kavram değildir. Hangi sınıfa dayanarak olursa olsun devlet, yasa yapıcılar aracılığıyla (bunların sayısının azlığı çokluğu,halk egemliğine ya da temsiline dayanması, hatta insanların bire bir temsiline dayanması…bir şeyi değiştirmez) kendini bir kez yasal olarak yarattığında, her dönemin pratik ihtiyaçlarına göre yeni yasalar yaparak kendini daima devam ettirecektir. Ve yasalar, somut sorunlardan hareket ederek daima karşısına birilerini alır. Düşmanı olmayan hiçbir yasa yoktur! Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

4avDeğerli okuyucularım, sizlerle Rüya dergimizin, ‘İnsan Can’ köşesinde, – alışılmışın ötesinde-, insan ve insanî konular hususunda fikir alışverişinde bulunmaktan dolayı tatlı bir heyecan ve derin bir mutluluk hissediyorum. “İnsan Can” yazı köşemde; gerek bilimsel, gerek metafizik konulara temas ederek, insan psikolojisi, insanoğlunun soy, inanç ve kültür tarihi, güncel hayatımızda karşılaştığımız sorunlar, sorunları çözmeye yönelik metotlar ve yüreğimizde beslediğimiz duygularımıza doğru birer ruhî yolculuklar yapacağız.

Sevgi, Sanat ve İnanç aslında bilimsellik ile açıklana mayan olgular olarak kabul edilmektedir. Özellikle ‘inanç’ konusu geçmişte bilim dünyası tarafından kale alınmamış ve bu tür konular büyük bir oranda dinlere endeksli kalmıştır. Yüzyıllardır bilim, araştırmalar ve geliştirmeler sayesinde insanlığa teknolojik harikalar kazandırabilmişse de, ne var ki; asıl insanın kendisinin ilerlemesinde o kadar da faydalı olamamıştır ve hatta insanın bazı hassas hisleri teknolojinin desteği sayesinde zamanla körelmeye yüz tutmuştur. Bu hususta düşündüren konulardan da biriside örneğin şudur ki; tıp teknolojisinin gelişmesiyle beraber bir dizi eskiden beri tanınan hastalıklara karşı başarılı ecza buluna bilinerek imha edilmiştir, ama genel anlamda hastalıkların sayısı azalmamıştır ve hatta bilimi en son sınırlarına kadar zorlayan yeni hastalıklarda türemiştir. İşte bu noktada haklı olarak şu soru ortaya atılmaktadır ki; acaba insanlar bilinçli veya bilinçaltı eğilimli bu hastalıkları kendilerimi üretiyorlar? Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Kaos ve belirsizliklerden ibare olan yaşantımıza, gelenekler ve ritüeller, belirli bir düzen ve tutanak getirmektedirler.
Batı ekonomisi; tüketici olarak hitap ettiği medeniyetlerin kültürlerindeki gelenekleri kendi ürünlerinin satışının daha da artması için farklı pazarlama konseptlerine geliştirmiştir.
Noel Baba (Nikolaus), Noel’den önceki dört Pazar (Advent), Noel (Weihnachten), Yılbaşı (Sylvester) kutlamaları derken, millet hediyelik eşyalar için iyi bir para döküverir. Şimdi sıra Karnaval’dadır. Bundan sonra küçük Paskalya yortusu (Pfingsten), Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, Paskalya (Ostern), 1 Mayıs derken, sıra yaz tatilleri ve daha sonra Ekim şenlikleri, Halloween, Kırmızı Burun ile bu döngü devridaimini tamamlayacak – ve ondan sonra al baştan.
Şimdi tekrar kısa bir Karnaval’a dönelim. Karnaval; Hıristiyanların, büyük perhizden önce et kesiminde, çeşitli ve tuhaf kılıklara girerek toplu halde yaptıkları şenliklerdir. Bir zamanlar Fransız kuşatmasına karşı sosyal politik bir başkaldırı misyonunu bile üstlenmiştir bile diyebiliriz.
Lakin bu türlü dinî bayram eğlenceleri Hıristiyanlıktan önceleri de görülür. Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer’in neşesidir. Çatal höyük’te bulunan 8500 yıllık ana tanrıça figürü, tarih boyunca anılan ana tanrıça kültünün bir uzantısı ya da Anadolu’daki versiyonudur. Bereket tanrıçası Kibele’e gidenlerin yumurta boyamaları, ayinle ilgili danslar yapmaları, diğer kültleri de hayli bir etkilemiştir. Eski Mısırlılarca İsis ve Apis bayramları, İbranilerde eski Yunanlılarda, Romalılarda türlü adlarla anılan dinî eğlenceler vardır. Gürültülü, neşeli müzikli olan bu eğlencelerde toplu danslar yapılır, herkes çeşitli ve güldürücü kıyafetlere bürünür. Aşırı serbestliğin de hoş görüldüğü yerler vardır.
İşin aslına bakıldığında; bu tür eğlenceler insanın yaşadığı kalıplaşmış ve kısıtlamalarla dolu bir ortamından bir müddet de olsa çıkıp, yeni bir ortama girmesini sağlayan bir özentiyi gün ışığına çıkarır. Read the rest of this entry »

Tags: , , , , ,

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Mutlaka sizlerde yaşamışsınızdır şuna benzer bir olayı: Birileri ile bir sohbet veya tartışma ortamındasınız – siz herhangi bir fikir savunuyorsunuz ve karşınızdaki ise başka bir fikir savunuyor. Karşınızdaki size, bu fikri nerden edindiğinizi soruyor ve sizde cevaben, bir kaynak veriyorsunuz. Karşınızdaki kişi, sizin vermiş olduğunuz kaynağı eleştiriyor ve küçümsüyor…
Böylesi bir olaya detaylı baktığınızda, bu sadece salt bir eleştiri değildir(!) – sizi yanıltmayı ve yenilgiye uğratmayı hedefleyen, üstü kapalı bir saldırıdır!

Bir kişi yaşama sürecinde etrafındaki insanlardan, değerlerden ve bilgilerden kendisi için önemli gördüklerini ayırt eder. Kişinin kendince güvenilir bulduğu bu tür bilgi verilerine ‘sağlam veri/bilgi’ (alm.: stabiles Datum) denilmektedir. Kişi böylelikle kendince doğruları ve yanlışları, iyiliği ve kötülüğü, uğraşılmaya değer ve değmez unsurları fark ederek, kendine en uygun tutum, davranış, hedef ve benzeri şeyler belirlemektedir ki; buna da ‘oryantasyon’ (Orientierung) sağlamak denilir.

Oryantasyon; Fransızca kökenli bir kelimedir ve kolayca görülebildiği gibi ‘Orient’ kelimesini içermektedir. Orient ‘Şark’ anlamına gelir ve Avrupalıların kendi bakış açılarından Ortadoğu bölgesine vermiş oldukları bir adlandırmadır. Eski Avrupa’nın Şark bölgesinden elde edinerek kendi dillerine tercüme ettikleri bilgi kaynakları sayesinde ortaçağ karanlığına ışık tutabilmiş ve Aydınlanma dönemini gerçekleştirebilmiştir. Aydınlanma süreci yeni yönergesini Şark’tan gelen bilgiler doğrultusunda düzenleyebildiği içini o gün bugündür bir kişi veya kurumun rotasının (yeniden) belirlenmesine ‘oryantasyon’ edinmek diye bir kavram betimlenmiştir. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

SİNAN ERBEKTAŞ

SİNAN ERBEKTAŞ

Sizler de düşünmüşsünüzdür muhtemelen – acaba gerçekten iki insan türü var mı dır ki diye: iyi insanlar ve kötü insanlar?
İnsan tabiatı gereği ne salt iyiliğe yönelir, ne de mutlak kötülüğe. İlginç olan, her kes kendi davranışının, aslında iyi niyetten dolayı olduğu kanaatindedir. Ama ne var ki; insan korkularının etkisinde kaldığında tez ecnebi avcılığına meyilleşir. Nerede bir grup insan, katli vaciptir diye kötüleniversin, orada onların kırımına başlanabilir.
Sosyolojik izlenimlere bakıldığında, insanların % 20si anti-sosyal bir ruh haline eğilimlidir (tandans gösterir). Anti-sosyal; yani, kolektif yaşamın daha iyiye doğru gitmesine kaygı ile bakan, toplumsal yapılanmalara ruh halleri ile zarar veren ve sosyal faaliyetlerin karşısında, engel olmakta olan kişilikler. Ancak; anti-sosyal tandanslı bu kişiliklerin daha yakından incelendiğinde bunların sadece % 2½ , tehlikeli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu demektir ki; bir toplumun yeni ve daha sağlıklı bir düzene çıkartılabilmesi sadece biraz uğraş ile mümkün olabilecektir. Ne de olsa, toplumun % 80i sağlıklı ilerlemek isterken, sadece % 20lik bir azınlık buna karşı bir tutum belirtisindedir. Topluma zarar veren bu anti-sosyal kişiliklerin tek dayanakları, toplumun onları yeterince erken fark edip, deşifre edip ve aforoz edemeyişindendir. Böylelikle bir toplum kimin yararlı, kimin zararlı olduğunu bilmesinde büyük fayda vardır. Şah İsmail’inde de söylediği gibi ‘ak ile karayı seçebilmek’ lazım! Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

KECA-KURD

KECA-KURD

Bayram tatilini ailece Yalova’da geçirdik. Çocuklarım, annem ve kardeşlerimle… Çokca anı tazeledik. Sandıkların dibinde saklı kalmış, oyalı tülbentlerin gizzemi döküldü ortalara. Lavanta torbaları, sakladıkları kokularını özgür bıraktılar, başım döndü onca yaşanmışlıktan. En saklı, en derin yerlerimizi açtık birbirimize, bazıları yük oldu bana, bazıların da ise çok hafifledim. Tam döneceğim gece, annemle olan sohbetimizi düşündükçe, yüreğim acıyordu. Rosa Lüxemburg`un, yoldaşı Sonja Liebknect’e yazdığı mektubu yeniden okuyunca, annemin anısının acısına bir yoldaş buldum, bu benim de yüreğimi hafifletti biraz. Bazan biriken acılar, bir yol yaratıyor kendine ve akı veriyor insanın yüreğinden. Ateşi bir diğerinin yüreğini de yakarak.

Annem sapsarı saçları olduğunu anlattı. O kadar sarı ki, beyaza yakın bir sarıymış annemin saçları ve birçok örükmüş. Taki, hayvanlarından bulaşmış olan, kist hidatik için Dersim`den, önce Trabzon’a, oradan vapurla İstanbul’a, ameliyat olmaya gidene dek. Orada bir hastahaneye yatmış ve ameliyat olmuş, Zazaca’dan başka bir dil bilmediği içinde, tuvalet ihtiyacı için hemşireyi çağırmaya utanmış, yataktan inerken düşmüş, ameliyat yeri açılmış, tekrar ameliyat edilince de, tam dört aya ulaşmış kaldığı süre. Hastahanede bakılması zor diye, anneannemin ördüğü örükleri, dibinden kesmişler. Sonra saçı, eski sarılığını kayb etmiş. Şimdi, boyanın altına saklamasa, apak olan çok güzel saçları var. Saçlarının kesilmesine çok üzülmemiş, asıl üzüldüğü, yeni yeni Türkçe öğrenmeye başladığından, yaptığı bir şaka yüzünden hemşirenin, kulağını çok acıtarak çekmesiymiş. Çok üzüldüğünü yüzü ve dudaklarının kıvrımları da doğruladı. Anneciğimi kulağı çekilen küçük bir kız çocuğu olarak düşününce kulağım degil ama yüreğim sızladı. Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,

ONLAR GURBETİ YÜREKLERİNDE TAŞIYANLAR.

ONLAR GURBETİ YÜREKLERİNDE TAŞIYANLAR.

GELDİKLERİNDE ALKIŞLARLA KARŞILANDILAR…
KALKINAN ALMANYA
Savaş sonrasında Almanya, hızlı bir sınai, ekonomik kalkınma sürecine girdi.  Savaşın kara bulutları ülkenin üzerinden henüz çekilmemişti. Şehirler alt yapısı, sosyal ve sınai tesisleriyle yerle bir olmuştu.Ülkeyi yeniden inşa etmek, hele hele toplumu yeniden ruh sağlığına kavuşturmak o kadar da kolay değildi.

Nasyonal sosyalizm şiarıyla şahlanmış, Prag’dan başlayarak, Norveç’ten, Kuzey Afrika’ya kadar işgal etmiş bu toplum, bu büyük histerik rüyadan 1945 Nisan’ında büyük bir yenilgiyle uyandığı zaman; etrafta yanmış, yıkılmış binalardan, dağılmış ailelerden ve milyonlarca ölüden başka birşey görmedi.

Bu korkunç travmanın etkileri elbette yıllarca sürecekti. Ama etkilerini en aza indirebilmek için bile, hemen ve hızla çalışmaya başlamak, ayrıca toplumu yalıtılmışlık psikolojisinden kurtarmak gerekti.Gerçi Almanya ve Alman toplumu bu konuda nispeten şanslı sayılırdı: Çünkü politik, coğrafi konumunun gereği olarak Amerikan yardımlarının birinci derecedeki alıcısı olmuştu. Bilindiği üzere Amerika, Sovyetler aracılığıyla komünizmin Avrupa’da yayılmasını istemiyor, bunun için Batıdan ve Güneyden Almanya ve Türkiye gibi ülkeler aracılığıyla Sovyetleri kuşatmaya çalışıyordu. Read the rest of this entry »

Tags: , , , ,