YAŞAMIN BAŞLADIĞI YERDE HÜZÜNLER GİZLİ(Mİ)
YAŞAMIN BAŞLADIĞI YERDE HÜZÜNLER GİZLİ(Mİ)

Erdal annesinin gözündeki korkuyu görerek:
- Korkma anaların anası, sadece biraz hava almaya çıkıyorum.
Oğlunun öfkesine çabuk yenileceğini bildiği için, dışarıda Ömer’le karşılaşma durumunda,  mutlaka saldıracağını düşünerek:
- Söz mü oğul.
Ailesini bu kadar çok özlemesine rağmen, geldiğinden beri yaşattıklarından acı duyarak, ‘’o şerefsiz için ailemi perişan etmek ne kadar doğru, bu hesabı nasıl olsa kapatacağım, zamanı gelince,’’ diyerek annesine sarılarak onu öptü ve ayrılırken:
- Söz anam söz, yüreğini serin tut güzel anam, merak etme.
Annesinin arkasından bakışlarını yüreğinde duyarak, merdivenlerden inerek sokağa çıktı. Herkesin meraklı bakışları altında, elleri cebinde sokakta yürümeye başladı. Meraklı sorularla karşı karşıya kalmamak için, çocukluğunu yaşadığı mahalleden ayrılarak, yıllardır gitmediği şehrin diğer semtine yürüdü. Saatlerce başıboş dolaşan Erdal, içindeki fırtınalar yaratan düşüncelerinden kopamıyordu. Buket canlanıyordu gözlerinin önünde, okudukları öyle canlıydı ki beyninde, onun yaşadığı acılar, karanlığın içinden süzülerek geliyordu karşısına, sanki yaşananları canlı olarak görüyordu.
Buketin çığlığını duyuyor, canım sevgilim diyerek, onu kurtarmak için elini uzatıyordu. Askıda kalan eli, her şeyin ona, hayal gücü olduğunu hatırlattı, içi yine öfke doldu Ömer’e karşı. Öfkeden dişlerini sıkıyor ve yine küfretmeye başlıyordu. ‘’Ulan O… çocuğu, sakın elimden kurtuldum sanma, ölene kadar peşinde olacağım. Seni gebertmeden bu dünyadan gitmeyeceğim, onun bunun çocuğu.’’ Öfkesini frenleyemiyordu.
Tekrar koşup, Ömer’in evine gitmek istedi, ‘’dışarı çıkmaz ki, korkak köstebek, onun gücü kadına yeter’’ diyerek, yanında duran ağacı tekmelemeye, yumruklamaya başladı. ‘’Erkeksin öylemi…. erkeklik cesaret ister, mertlik ister, sana sığınmış zavallı bir kadını kullanmak mı erkeklik. Erkeklik bir kadının çaresizliğinden faydalanmak, onu ölüme sürüklemek mi ulan’’ diyerek, tekmelediği ağaçtan öfkesin alamayıp, ağaca sarılıp, ha bire kafasını vuruyordu ağacın gövdesine.
Başı dönmeye başlamıştı artık, bıraktı ağaçlan savaş etmeyi. Öfkeden ağzından çıkan köpüğü, eliyle silmek istedi. Elini ağzına götüreceği an, ellerinin parçalanmış ve kanlar içinde olduğunu gördü. Buna aldırmadan ağzını kanlı elleri ile sildi ve sırtını savaştığı ağaca dayayarak, derin nefes alıp öfkesini dizginlemeye çalışırken, gökyüzüne bakıyordu. ‘’Allahım, ne yapayım sen söyle, birden öfke dolu düşünmeye başladı,’’ ne diye gökten umut bekliyorum, sanki yardım gelecek.’’
Yaralanmış ellerinin acısın hissetmeye başladı, bu onun için önemli değildi, böylelikle içindeki öfkeyi birazda olsa azaltmıştı. Yürümeye devam etti, istikamet hedef yoktu, boşluk içinde dolanıyordu, birden ayakları duru verdi, kendini Buketin kaldığı hastanenin önünde buldu. ‘’Bu bilinçaltının oynadığı bir oyun muydu, bu saatte burada ne işi vardı?’’ Ayakları sanki kendi kontrolü dışında hastanenin kapısına doğru ilerliyordu, sanki o taraftan gelen büyük bir çekim gücü vardı, sanki esrarengiz bir ses sesleniyordu kendine, biliyordu bu saatte içeri girme şansının olmayacağını.
Kapıya dayandı, açmaya yöneldi, bildiği şeyin onayıydı bu sanki, kapalıydı kapılar, acımasız bir şaka gibiydi yaşadıkları. Umut ve umutsuzluk, öfke ve nefret içinde savrulup parçalanıyordu. Çaresizlikten dizleri titriyordu, yavaşça dizleri üzerine kaymaya başladı, yorulmuştu her şeyden. İçindeki acı, özlem, hasret tüketiyordu kendini. Çaresizliğin sesizliğine gömülerek, yüzünü ellerinin arasına alıp, çocuk gibi ağlamaya başladı. Hayatında ilk kez kendini böylesine çaresiz his ediyordu, ‘’Allah kahretsin’’ diyerek yumruklarını bir birine vurup, ‘’ah ulan Ömer ah’’ derken birden kapı açıldı. Erdal hemen gözlerindeki yaşları silerek ayağa kalktı. Karsısında, doktor Yücel Bey duruyordu, ziyarete geldiğinde uzaktan görmüştü ve Buket’in doktoru olduğunu öğrenmişti.
- Beyefendi bir rahatsızlığınız mı var?
Diye soran Doktor, karşısında bitmiş tükenmiş, saçları darmadağınık, yüzü kan, ter, çaresizlikle yıkanmış olan genci izliyordu. Erdal utanarak cevap verdi:
- Hayır! Hayır bir şeyim yok!
Peki ne yapıyorsunuz burada?
- Şey…… burada bir hastam varda, belki görebilirim umuduyla gelmiştim.
- Hayret bu saatte mi?
Sorusuna cevap alamayan Doktor
- Neyse, kimmiş bu hasta?
Diyen doktora aval aval bakan Erdal, kulaklarına inanamıyordu.
- Ben Yücel, psikologum, buyurun içeri gelin.
- Ben Erdal, kusura bakmayın sizi rahatsız etmek istemedim.
- Ben rahatsız olsaydım, sizi içeri almazdım. Şimdi söyleyin bakalım hastanız kim?
- Buket Solmaz..
- Neyiniz olur?
Erdal nasıl cevap vereceğini bilmiyordu:
- Şey, yani çok… Sevdiğim biri.
Buketin eşi olmadığını biliyordu Yücel Bey. Eski kulağı kesiklerden, burada buram buram ask kokuyordu, yoksa bu saatte bu delikanlının ne işi vardı hastahane kapılarında. Yücel beyin dikkatini, Erdal’ın yaralanmış elleri çekti.
- Hayırdır Erdal bey, ellerinizin üzerinden TIR’ımı geçti.
Diyerek gülümsedi. Bu Samim’i gülümsemeden cesaret alan Erdal:
- Hayır efendim! Şiddete karşı olmama rağmen, bu günkü sıkıntılar beni ağaçlan savaşmaya yönlendirdi.
Ellerini açıp boynunu büktü, ne yapayım dercesine. Yücel Bey’de, gülümseyerek başını salladı, ‘’deli oğlan.’’
- Ben sizi önce, hemşire hanıma götüreyim, o sizin yaralarınızla ilgilensin, daha sonra benim odama gelirsiniz, konuşuruz.
Teşekkür ederim Yücel bey.
Birlikte hemşireler odasına geldiklerinde. Yücel bey hemşire hanıma gereken bilgiyi vererek, Erdal’ın omzuna hafifçe vurdu:
- İşiniz bittiğinde hemşire hanım sizi yanıma getirsin.
Diyerek çekip gitti.

SONGÜL TOKER
10.04.09 BOCHUM
S-Toker@web.de
www.songultoker.com
www.fatihmehmetyildirim.com
www.genelce.com
www.altustolus.com
www.ozgurmedya.eu

Bu Yazıyı Toplamda 403 Kişi Okudu

Tags: ,

This entry was posted on Cuma, Nisan 17th, 2009 at 17:43 and is filed under Songül Toker, Yazar, Öykü. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

can

Yorumunuz