AŞK VE İHANET, BİR KILICIN İKİ YÜZÜ(MÜ), ACIMIZA KATTIĞIMIZ İNKAR(MI)

AŞK VE İHANET, BİR KILICIN İKİ YÜZÜ(MÜ), ACIMIZA KATTIĞIMIZ İNKAR(MI)

Nasılda acımasızca kıymıştık bu yaralı sevdamıza, ömrümüzün tüketilmiş yıllarına, hüzünle karışık, sevda dolu ihaneti koymuştuk, değil mi bir tanem. Oysa sensizlik, nasılda acıtmıştı beni, çakır yeşili gözlerin, inci tanelerini dökmeye hazırdı hatıralarımda, şimdiki gibi. Onlara bir ömrü emanet edebilirim, ama sana değil be bir tanem, sana değil! Sen düzenin yeminli bekçisi, bense yıkmaya gücü yetmeyen, yeminli düşmanı, bu sevdanın kaderi nasıl olacak bir tanem. Bu yükü ne sen taşıya bilirsin, ne de ben, değil mi? Nasıl bakarım sonra dostlarımın yüzüne, ya sen nasıl bakarsın, bize karşı bu amansız kavganla var oldun, başkomser olman kurtarır mı zannediyorsun seni! Neden geldin yılların yorgunluğunu taşıyan bu bedene ve ne olursa olsun, sen bir gecelik kadınım olamazsın, sen kıysanda sevdan adına ben ve dostlarıma, ben sana kıyamam. Bu kadar zalim olamam, hala bir yanım alabildiğine romantik, bir yanımsa patlamaya hazır bir volkan sanki anlasana! Başımı kaldırdığımda, çakır yeşili gözlerini bana dikerek, beni incelediğini fark ettim. Gülümsemeye çalıştığımda, Aysel:
— Beni bir gecelik dahi olsa, kabul etmeyeceksin anlaşılan, değil mi Mustafa! Bana yalan söyleme, bu bile zor gelecek sana. Bana ve bu elbiseye, bir gecelik dahi olsa katlanmak istemiyorsun değimli? Sadece bir gecelik, belki o zaman vicdanımın o amansız ağırlığı kalkarda omuzlarımdan, doğrulur kalkar da, bakarım etrafıma, ben nerede yanlış yaptım. Bu sevdanın bendeki anlamı ne? Neden bu kadar önemlisin benim için? Sevdam mı, yoksa içimdeki öldürmeye çalışıpta, öldüremediğim küçük Aysel´mi baş kaldıran? Bana yardım etmek zorundasın, aşkımız adına, vicdanın adına sana sesleniyorum! Yardım et bana.
Korktuğum gerçekleşmişti, çakır yeşili gözlerden, şelale misali inci taneleri dökülmeye başlamıştı ve ben, çoktan yenilmiştim sana. Sıkı sıkıya sarıldım, hasretimin acı yükünü bırakarak geçmişe, sarılmak istediğim, yıllarca gelişini beklediğim günlerdeki hayallerim gibi ve günah yıkandı gözlerinin ayasında.
Anlamıştın seni affettiğimi, ellerimden suskunca tutarak yatağa yönelttin. Tüm acıların kekremsi tadını duyumsayarak, zamanın tik-tak´larına sığınmadan seviştik seninle, terimizi katarak günah çemberine, inançlarımızı, sevdamızı, dostlarımızı kurban vermiştik tenimizin ateşine. Artık bende en az senin kadar günahkar ve en az senin kadar masumdum, tüm farklar artık bizi farksız kılmıştı. Tenimin ateşini, bana sakladığın bekaretinin pembesine bulamıştım ve artık hiç bir zaman ben olamayacaktım. Senin gölgenin kahreden yalnızlığında, kendi günah çıkmazımın labirentlerinde kayıp olmaya mahkumdum. Sevişme sonrası başlayan hesaplaşmalar, sevinçler, mutluluklar veya vicdan azapları, bende daha başlamadan bitmişti ve ben günahın lanetli adıydım artık. Buna rağmen heyecan dolu bir ses tonuyla, bu ana kadar hiç düşünmediğim, belki de düşünmekten korktuğum şeyleri sıralamaya başladım:
- Her şey çok güzel olacak bir tanem, inan bana! En kıssa zamanda taşınırım bu evden, annem ve babamdan kalan evle, bir kaç tarla ve arsa var memlekette. Satarım onları, bir iş yeri açarım, sende istifa edersin işinden, değil mi canım?
Gözlerime öylesine hüzün dolu bir bakışı vardı ki, o anda, bu gözlerin hep neşe dolu olması için tüm ömrümü vereceğimi anladım ve ölesiye utandım kendimden ve sahte yalan cennetimden, Aysel:
- Kendini kandırma bir tanem, bu ve bunun gibi gecelerin sonunda, böylesi bir düş hiç bir zaman gerçekleşmeyecek. Kendimize ve birbirimize yalanlar söylemeyelim. Kandırmayalım, buna gücümüz yetmez, çok çabuk yeniliriz, çünkü buna biz bile inanmıyoruz. İlk engelde tökezler, ilk kavgada yeniliriz. Bir daha bu konuda konuşmayalım! Oldu mu bir tanem?
Ellerini avuçlarımın içine alarak, hasretle, minnetle öptüm, kadınların bu dayanma gücüne bir kez daha hayran kalmıştım, siz kadınlar, bizler gibi korkak değilsiniz. O kahramanlık örtüsü altında, sizlere sığınmış korkaklar gizleniyor ve bunu bir kez daha bana hatırlattın, sana teşekkür borçluyum. Eğer istese idin, onurumu, bedenimi ve beni esir almıştın, istemedin ve ben bir kez daha sana borçlandım. Yıllarca hep aynı şeyi düşünmüştüm, beni ancak hüzün dolu gözlerin ve sen yenebilirdin ve ansızın geldin dünyama, yendin beni.
Gecenin ilerlemiş saatinde, ansızın telefonun titreşimiyle uyandım. Aysel sessizce yataktan kalkarak, mutfağa doğru yöneldi ve telefonun konuşma kısmına basarak karşıyı dinledi ve cevap vermeden önce benim odaya bakarak, çok kısık bir sesle:
— Olur, amirim, ben gereğini yaparım, siz rahat olun. Yarın gece, ekibimle o hücre evine gereken baskını yaparım, adresi alayım amirim.
Karşıdaki sesi dinledi ve o arada benim yazı ve şiirlerimi karaladığım deftere, adresi yazmaya başladı. Yazmayı bitirince yazdığı kağıdı, defterden kopartarak yanına aldı:
- Teşekkür ederim amirim, yarın operasyondan sonra sonucu size bildireceğim, size de iyi geceler amirim. Allah rahatlık versin.
Tekrar dönerek yatağa doğru yürüdü ve bana kısık bir sesle seslenerek:
- Mustafa, canım, uyuyor musun?
Sessizce uyuyorum taklidi yapmaya devam ettim, rahatlayarak yatağa girdi ve bana sarılarak, uyandırmaya korkan bir sesle:
- Seni seviyorum koca çocuk, hem de senin inanamayacağın kadar çok seviyorum. Tüm yaşamım boyunca, senin karın olmayı hayal ettim ve bu teklifi bana yaptığın zaman, boynuna sarılarak, sana binlerce kez evet demeyi ne kadar çok isterdim. Ne olur affet beni, belki de kırdım seni, belki de hiç bir zaman bu teklifi, bir daha bana etmeyeceksin. Canın sağ olsun, yanında olmak, sana sarılmak bile, dünyanın en büyük mutluluğu benim için, bu bile yeter bana. Kabul etseydim kıssa bir zamanda bu aşk bitecek ve yerine nefreti koyacaktık bir tanem. İşte bir tek buna dayanamam ben, ya seni, ya da kendimi öldürürdüm. Yok, yok, ben sana kıyamam.
Uyandırmamaya büyük bir özen göstererek, yavaşça sarıldığında, ben kahır denizin de boğulmaktaydım, sabahın ilk ışıkları hüznümün yağmurlarıyla ıslanmıştı ve ben çaresizliğin gayya kuyularının en dibine yuvarlanmıştım. Sana ve aşkına ihanete hazırlanıyordum bir tanem, senin benim dostlarımı yok etmek kavgana, engel olma savaşına hazırlanıyordum. Haklısın bir tanem, daha başlamadan bu aşk, arenadaki gladyatörlerin savaşına döndü. Sabah uyandığımızda, birlikte kalktık yataktan ve birlikte mutluluk oyununu oynadık. Aysel:
- Günaydın bir tanem, nasıl iyi uyudun mu?
Bense, mutluluk gülücüklerinin en sahtesini takarak yüzüme, mutluluk coşkusu ile dopdolu bir ses tonuyla cevap verdim:
- Sen yanımdasın ve benim mutsuz olmam mümkün mü bir tanem! Dünyanın, hiç bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum ve yaşamaya bu kadar değer olduğunu. Bu senin eserin güzelim, gelişinle sessiz ve hüzün dolu dünyama bahar geldi. Ve bahar sensin bir tanem, güneşim, günüm, mevsimim sen.
Kucaklayarak öpmeye başladım, o mutluluktan, bense sahtekarlık ve yalanlarımla başım dönmüştü. İlk günden yalanlarla yaşamaya başladık, ne kadar hazin bir aşk öyküsü bizimkisi. Kollarımdan sıyrılarak bana döndü:
- Ben geç kalacağım, hemen çıkmam gerekiyor, bu gün yapacak çok işim var. Kusur ama ilk günümüzde seninle kahvaltı yapmak isterdim, ne olur kızma bana sevgilim. Söz, akşam geleceğim ve saat 2´ye kadar zamanım var, birlikte geçirir ve sana yemek yaparım. Gerekli malzemeyi ben alırım, tamam mı canım!
Halkımın en yiğit evlatlarına kıymak için ne kadarda sabırsızsın, ne kadar gaddar ve kin dolusun. Oysa sen, kuşun kanat çırpmasında bile, bir hüzün bulurdun. Yeşil gözlerin, hep inci tanelerini dökecek gibi bakardı insana, içim hep acıyla dolardı. Ve sen şimdi, gençliğinde mücadele ettiğin babanın tam bir kopyası olmuşsun. Baban sende çok derin yaralar açmış ve sen ruhunun tek temiz yanını, gözlerini saklamışsın dağarcığında. Bende o gözlerinin esiri idim, Medusanın gözlerine esir olmak gibi ama artık esir değilim bir tanem.
- Daldın Mustafa’m, bana kırılmadın değilmi?
Yeniden tüm maskelerimi takınarak, neşe içinde cevap verdim:
- Neden kırılayım bir tanem, işin var ve bu işin gereğini yapman gerekiyor. Bazen bu halinize acıdığımda oluyor, dünyanın en riskli işlerinden birisi ve bunu karşılığı ise sadece küçük bir maaş, stres dolu, düşman dolu bir dünya, en çok intihar olayı sizin meslek dalında yaşanıyor. Kaç dostun var şu anda etrafında, sayacağın kadar az sanırım. Onlarda bir gün sana işi düşeceği endişesi ile dostlar, kimse seninle gizli sırlarını paylaşmaz. Bu konuda atasözümüz bile var, ayıdan post, Osmanlıdan dost olmaz diye.
Aysel sessizce yüzüme bakarak, suskun kalmayı tercih etti. Bense yaraladığımı fark etmiştim, oysa öyle bir amaçla söylememiştim ama olsun, yinede özür dilemeye karar vererek:
— Canım, amacım seni yaralamak veya mesleğine hakaret değildi, sizler hakkında neler düşündüğümü biliyorsun. Ben sizin dünyanıza, birde sizin pencerenizden bakmaya çalıştım. Sizlere saygı duymuyorum ve hiç bir zamanda saygı duymam olası değil, ancak sizlerin dünyasını, psikolojisini anlamak istedim. Düşmanını en iyi şekilde tanımak zorundasın. Düzensiz çalışma saatleri; fazla mesai yapmak zorunda kalmak, güvenli yerlerde oturmaya maaşının yetmemesi, semt karakolların da asayişi sağlamak için, her türlü kirli ilişkilerle yüzleşmek. Şiddet uygulamanın, herkesi düşman görmenin kişilik üzerinde oluşan ağır baskısı ve düzensiz iş yaşamının, aile içi strese, zamanla çatışmaya dönüşmesi.
Sustuğumu gördüğünde, incilerini dökmeye hazır gözlerini bana dikerek, mahzun bir sesle cevap verdi:
- Haklısın canım, bizde insanız, kimse bizi insan olarak değerlendirmiyor. Ne zaman bize işi düşerse, o vakit hatırlanıyoruz, kimseye dikkatli bakamıyorum, hemen herkes, acaba ne suç işledim diyerek tedirgin oluyor. Bizi iyi analiz etmişsin, bunu senden hiç beklemezdim, sağ ol, mesleğim adına saygı duyulmasa da, insan olarak saygıyı hak ettiğimize inanıyorum. Neyse, bunları akşama konuşalım, artık seninle daha rahat konuşa bilirim. Düşmanda olsan bize, en azından bizim acılarımızı anlamaya çalışmışsın. Bu bile benim için çok önemli canım. Hadi hoşça kal canım.
Konuşmama bile fırsat vermeden, arkasını dönerek çıkarken, ben peşinden:
- Güle güle canım, akşama görüşürüz!
Kapıyı kapattığında ilk işim, akşam adresi yazdığı defterin yanına gitmek oldu, ara sıra resim yapmak için bulundurduğum kurşun kalemle, yazının üstünü karaladım ve tüm adres okunacak hale gelmişti. Adresi hemen not ederek, telefonun dinlenme ihtimaline karşı, üstümü giyerek evden çıktım. Takip edilme ihtimaline karşı, dikkat çekmemeye çalışarak etrafı kontrol ettim. Etraf oldukça temize benziyordu, deniz kıyısına inerek kahvaltı yaptım, bittikten sonra çok neşeli bir yüz ifadesiyle, yavaş adımlarla yürümeye başladım.
Postanenin yanından geçerken, sanki o anda aklıma gelmiş gibi durarak, cebimden bozuk para çıkardım ve telefon kulübesine girdim. Numarayı tuşladıktan sonra açıldığında karşıdaki sesi tanımıştım, arkadaşa bir müşteri gibi sipariş verdim ve birazdan gelerek alacağımı söyledim. Konuşmanın sonunda, bir komşusunun da siparişi olduğunu, ama yaşlı olduğu için gelemediğini, mümkünse çırak ile sipariş listesinin alınarak, siparişlerin yollanmasını istedim. Olumlu cevap verdiğinde, adresi vererek, “evde sanırım yemek yapacak tüm erzak bitmiş, acil olarak eşyalar yollanırsa çok iyi olur” diyerek, teşekkür edip telefonu kapattım:
Neşe içinde ıslık çalarak, adımlarımı keyifli şekilde atmaya başladım, “daha hesap kapanmadı Aysel, daha yeni görmeye başladık. Evet, sen benim yüzümden dostlara zarar verdin ve simdi ben o zararların telafisine başladım, ödeştik değilmi. Bu gece gideceğin adresten, elin boş olarak döneceksin, kimseyi bulamayacaksın, ilk defa dostlarımın kanına bulaşmadan elin, tekrar yanıma döneceksin. Bu günden daha büyük bir mutluluk olabilir mi, senin vicdanının daha fazla kirlenmesine izin vermedim, bunun için teşekkür borçlusun bana.” Artık senin için kararımı vermiştim, bundan sonra seninle yaşayarak, arkadaşlara ulaşmanı engelleyecek ve seninle mutluluk oyunu oynayacaktım. “Hemen arkadaşlarla konuşarak, durum tespiti yapmalı. Nasıl bir plan çerçevesinde hareket etmeliyiz, ancak böyle ödeşiriz seninle.”
Ve birden içimdeki tüm sevinç, bir sabun köpüğü gibi kayıp oldu. “Ne farkım kaldı senden Aysel; sen benim için, baban için, kendin için, bu düzen için dostlarıma kıydın. Bense dostlarım için, kavgam için, kendim için sana kıydım.” İçimden inanılmaz bir ağlama arzusu başladı ve ben caddenin ortasında hıçkırarak ağlıyordum, bende dökmeye başlamıştım inci tanelerimi ve benimde gözlerimde artık, ihanetin o acı dolu hüznü, bir daha kayıp olmamak üzere, bakışlarımda yaşamaya gelmişti.

FATİH MEHMET YILDIRIM
23.01.2010 MANNHEIM
fmyildirim88@hotmail.com
www.fatihmehmetyildirim.com
www.songultoker.com
www.genelce.com
www.altustolus.com
www.ozgurmedya.de

Bu Yazıyı Toplamda 2182 Kişi Okudu

Tags: , ,

This entry was posted on Pazartesi, Ocak 25th, 2010 at 19:19 and is filed under Edebiyat, Fatih Mehmet Yıldırım, Yazar, Öykü, Şair. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

One comment

yeşim ÖZGE
 1 

Sizin yazılarınız şiirleriniz gercekten çok hoşuma gidiyor.Sanki o an o öykünün şiirin içinde yaşıyormuşum derecesinde anlamlı sizi kendıme örnek alıyorum gercekten bunları nasıl yazıyorsunuz çok merak edıyorum bunları yasadınızmı gordunuzmu herseyı merak edıyorum.. yazılarınız için burda bizlere karşı yayınladıgınız için bizlerle paylastıgınız için çok ama çok teşşekkür ederim.

Şubat 9th, 2010 at 12:25

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

sevgi

Yorumunuz