GİTMİŞTİN VE BANA ANILARI(MI) EMANET ETMİŞTİN

GİTMİŞTİN VE BANA ANILARI(MI) EMANET ETMİŞTİN

Birazdan, yıllar sonra karşılaşacağım, eski bir dostla olmanın aşırı heyecanını taşıyordum. Ortaokul yıllarımın anıları, birden bire fırlayarak çekmecelerinden, ortalığa saçılmışlardı. Ne kadar çok anılar sıkıştırmışım, küçücük denizime. Benden taşan bu duygular, daha da anlamlandı. Sanki o günlerin yalnızlığını duyumsadım ve ilk telefonu aldığımda yaşadığım şaşkınlığı, ben nasılda mutluyum şu anda.

Geçmişimin ayak sesleri; yürek sancılarım, sevincim, kederim, ansızın çalarak kapımı, saklandıkları köşelerinden çıkarak, sökün etmişlerdi beynimin kıvrımlarına. Neden ve niçin diyerek, sormak istedim, yıllar sonra ki gelişine? Soramadım! İyi ki sormadım, belki de mühür vurdu sevincim dillerime. Başkası değil de, neden sensin, ama senin gelişini yıllarca bekledim ve gelmedin. Kim bilir belkide gelemedin, gelmek istesen de. Fark etmez aslında; gelişinle ne değişecek ki?

Yılları düşündüm, sensiz geçen yılları, anılarım ihanet etmese bana, hatırlayacağım ama hatırlamak istemiyorum galiba! İlk seninle 2’ci sınıfta karşılaşmıştık, ben İzmir’ den gelmiştim, deli dolu, haşarı bir öğrenci, sense sınıfın en güzel ve en uslu kızı. Gözlerin çakır yeşili ve hep hüzünlü bakardı, sanki ağladın, ağlayacaksın ve ben hep senin ağlamandan korkardım. Belki de o günlerden kalma, her kadının gözyaşlarında bende ağlarım.

Zor yıllardı, her yerde çatışmalar devam ederken, insan ölümleri köşe başlarını tutmuştu ve benim kulağım, gözüm dışarıdaki çatışma seslerine odaklanmıştı. Sınıf başkanı ve o dönemin okul lideriydim ve seni koruyan silahşor. Sense suskun bir kabullenişle, yanımda bulunurdun, çoğu zaman silahımı emanet alır, içerde bana teslim ederdin. Benim her karşı çıkmamda, ‘’sen değil başka arkadaş içeriye soksun’’ deyişimde, öylesine hüzünlü ve bir o kadar kararlı bakardın ki, susardım ve sessiz iradene her seferinde yenilirdim. Yenildiğim kendimdi aslında, sana olan sevgime yenilirdim. Ve hayatım boyunca bir tek sen yenmiştin beni ve inciler dökmesinden korktuğum gözlerin.

O gün okulda boykot olacaktı ve ben tüm hazırlığı bitirmiştim. Dost olması gereken, diğer fraksiyonlar arası çatışma, beni rahatsız etse de, en güçlü grup biz olduğumuz için ve herkese adil tavır koyduğumdan, okulda barış sağlanmıştı. Zorda olsa, tüm eylemlerde birlik yürümekte, ortak tavır sürmekteydi.

O gün, kişisel güvenliğimi sağlamak için yine silahla gelmiştim. Kapıda beni sabırla bekleyen, Aysel’in yanına ulaştım. Bana o hüzün dolu gözleriyle baktığında, gülümsedim. Bir benim gözlerime baktığında, sevinç ışıltılarını görürdüm, orada sanki mutlu olurdu ve benim mutluluğumu paylaştığını düşünürdüm.

Hiç bir zaman soramadığım soru olarak kaldılar hafızamda ve o günden sonrada, hiç bir kadına soramadım. Yaşamımızda ne kadar çok erteleyip, soramadığımız sorularımız var ve bu soruları sormadığımız için, çoğu zaman ömür boyu yaşanan pişmanlıklarımız. Söz nasılda kilitlenip kalıyor; dudaklarımızın yaşanan cezaevinde. Bende o günden sonra, hep keşkeler, acabalar ve belkilerin girdabına kaptırmıştım yaşamımı. Ancak bu defa soracaktım, ‘’o gün ne oldu ve bunca yıldır neredeydin Aysel,’’ bu soru sorulmalıydı mutlaka!

Silahımı almıştı ve ben içeriye girmiştim ve ilk defa üstünkörü aranmıştım. Beynimin tüm noktalarında alarmlar çalıyordu. Yanlış giden ne ola bilirdi? Yanlış giden bir şey
var, ben bunu göremiyordum. Merdivenlerden çıkarak, 4’cü kata ulaştım, sınıfta matematik öğretmeni oturuyordu. Selam vererek yerime geçtim, çok nadir uğrardım sınıfa, okulun ayrıcalıklı öğrencisi olarak, müdür ve tüm öğretmenlerce sessiz bir kabullenişi yaşardım. İnsanların nasılda güç, otorite karşısında eğilmeye hazır olduğunu görmek, beni rahatsız ederdi. Bunları kullanmak daima beni yaralar ve bundan kaçınmaya çalışırdım.

Sınıfta otururken, koridorda sesler duyduğumda dışarıya kulak kabartım, normal olarak ders saat tında koridor boş olurdu ve sesler aykırı durumun olduğunu gösteriyordu. Kapı açıldı ve sivil giyimli polisler girdiler içeri. Anlamıştım, bu sıkışmış halimle sınıfta ellerine geçmiştim. Kaçacak yer yoktu ve sınıfta ki direnişi başlatmakta işe yaramazdı, sadece sonucu geciktirir, kapının dışındaki kalabalıktan, girenlerin tek olmadığını anladım. Sınıftaki arkadaşlarıma sakin olmalarını söyleyerek, kapıya doğru yöneldim. Silahsız ve dar alanda ele geçmenin sonucu olarak, teslim olmak bana ağır gelse de, çaresiz kabullenişi yaşadım.

İsteselerdi kapıda da alırlardı, neden sınıfta almayı tercih etmişlerdi? Bu defa, büyük bir dikkatle üstümü aradılar, üstümde silah olmamasına şaşırdıklarını gördüğümde, neden beni sınıfta almak istediklerini anlamıştım. Sınıftan çıktığımızda Aysel’le karşılaştım, şaşkın ve acı dolu bir bakış vardı gözlerinde, inci tanelerini savurmaya hazır bakıyordu. Tüm sınıfların kapısında, bir polis memurunun dikilmekte olduğunu gördüğümde, devletin bana verdiği bu önemden dolayı gururlandım.

Kapıdan çıkarken, başım dimdik son kez okula baktım, aylar sürecek ayrılığımız başlamıştı. Mahkemem çabuk sonuçlanmıştı ve işkencede üzerime suç atamadıkları için, 7 ay hapiste kalmıştım. Çıktığımda ilk işim okula gitmek oldu, o gün Aysel okuldan ayrılmış ve bir daha gelmemişti. Kız arkadaşı bana, ‘’memur ailesinin tayini çıktığını ve başka bir şehre gittiler. Bir kaç defa geldi, bana hep seni sordu, bu tüm olanlardan, kendisini sorumlu tutuyordu,’’ dediğinde şaşırmıştım. Olanlardan kendisinin ne tür bir sorumluluğu ola bilirdi, ne kadar anlamsızdı ve belkide anlamlı.

O günden sonra, karşılaşmadan geçen 15 koca yıl tüketildi ve ben orta yaşıma ulaşıp, artık anılarımın çekmecesine kapatmıştım seni. Ansızın çıkıp geldin maziden ve sanki hayaletsin dünyamda. Hazırlanmam bitmişti, tepesi oldukça açılmış saçlarımı, özenle taradım, son geçen bayramda giydiğim takım elbiseyi, jilet gibi ütülemiştim. Kendime itiraf etmesem de, büyük bir heyecanla bekliyordum buluşmayı.

Deniz kıyısında kaffe de buluşmuştuk, tanımakta zorlanmadım, hep o hüzün dolu inci tanelerini saklayan gözleri, nerede olsa tanırdım. Geldiğinde, resmi bir şekilde selam verdiğinde şaşırdım, ancak önemsemez gözükerek elini sıktığımda, gözlerinde bir an, eski günlerdeki sıcacık sevinci gördüm sanki. Oturup havadan sudan konuşmaya çalışırken, benimle ilgili her şeyi biliyor gibi, meraksız ve soru sormadan sanki hep bir arada kalmışız gibi konuştu.

Konuşmanın sonuna doğru, ayağa kalkarak bana bir küçük kağıt uzatarak’’ burada benim telefonum yazıyor, akşam ararmısın önemli,’’ cevap vermeme bile fırsat bırakmadan, dönerek koşmaya başladı. Şaşkın ve çaresiz baka kalmıştım arkasından.

Yıllar sonra gelmiş, ansızın çekip gitmişti! Neden, niçin gibi soru yumağının arkası sıra, koşturmaya yemin etmişti sanki ve bende koşuyordum. Nereye kadar ve niçin? Buna rağmen merakımdan çatlayacaktım sanki bense meraksız olmakla övünür ve en çok insanları bundan dolayı eleştirirdim. Telefona yüzlerce kez elim gitmiş ve yüzlerce kez vaz geçmiştim, daha fazla dayanamayacağımı düşünerek saatıma baktım, 20.35 ve tam arama zamanı. Tuşlara bastım ve sinyal sesi sonrası açmasını beklerken, sessizlik yıl kadar uzun gelmişti. Titrek ve hüzün dolu bir sesle:

- Alo, senmisin Mustafa, merhaba.
- Merhaba Aysel, evet, benim.
- Sözümü lütfen hiç kesmeden dinle ve hiç soru sormayacaksın, oldu mu? Ayrıca ne olursa olsun, yarın akşamdan önce beni kesinlikle aramayacak, sormayacaksın? Bu çok önemli, tanıdığım Mustafa sözüne sadıktır, eğer aramak istemezsen kızmam ve beni affetmezsen anlarım. Söz mü, söz ver bana Mustafa.

Şaşkın haldeydim, bu ne kadar büyük bir sırdı ki, yinede sabırla beklemeye ve ne olursa olsun, kararına saygı duymaya karar verdim:

- Söylediğin her şeye uyacağıma söz veriyorum, yarına kadar mezar kadar sessiz kalacağım, sözüm söz Aysel!

Karşıda suskunluk çoğaldı, bekledi ve sabrının kalesine sığınmayı denedi. Bekleme uzadı, uzadı…… dakikalar sonra önce bir hıçkırık, arkasından kesik bir konuşma başladı:

- Yakalandığın günü, o günü hatırlıyormusun…. o gün tam girerken, kapıdaki polisler senin arkandan ‘’kuş kafese girdi’’ dediklerinde, ben korkarak sana haber vermedim ve silahını getirmedim. Babam polisti ve seninle arkadaşlığımı öğrenince çok kızdı ve beni tehdit ederek, seninle ilgili tüm bilgileri benden alıyordu… senin sorguna girenin biriside babamdı. Seni sabırla takip etti ve geçenlerde öldü, biliyorum bunları öğrenseydin, babamın peşine düşerdin, seni ve babamı kayb edecektim. Bense sensiz kalmaya razı oldum, yıllarca evlenmedim ve hep seni bekledim. Senin mutsuz geçen günlerinden kendimi mesul tuttum, belki beni unuttun veya kalbinin bir köşesinde yerim var, bilmiyorum.

Tekrar sessizlik sürdü, ne kadar zaman geçti, farkına bile varmadılar, sessizlik yerini Aysel’in hüzünlü sesine bıraktı tekrar:

- Bende polis oldum ve şimdi bende senin karşı çıktığın o para iktidarının bekçisiyim ve başkomserim. Sense hep o eski Mustafa’sın, aynı kaldın ve senden ve sana olan aşkımdan onur duydum… seni o ilk günkü kadar… belkide daha çok seviyorum… galiba seni sevmek benim takıntım oldu… babamla sessiz savaşım ve ona karşı direncim. Bilmiyorum! Seninle birlikte olursam sonucu ne olur, binlerce kez düşündüm, cevap bulamadım belkide bulmaya çalışmadım! Neyse, yarına kadar bekle ve bana ne istersen söyle? Oldu mu canım, son bir şey daha, gelince sana sarılmak isterdim, sarılamadım, kusuruma bakma, hoşça kal.

Telefon kapanmıştı ve ben kendi duygularımın karmaşasında allak bullak, evimin tek lüksü olan kanepemde, ya da bekar yatağımda, gözlerimi tavana dikmiş şekilde yatıyordum.

FATİH MEHMET YILDIRIM
29.03.09 MANNHEIM
FERİT VE TUTUŞTU ŞAFAK EYLÜL’DE
romanının yazarı ve şair.
fmyildirim88@hotmail.com

www.fatihmehmetyildirim.com

Bu yazi daha öncede yayinlandi, tekrar yayinliyoruz. Admin

Bu Yazıyı Toplamda 1831 Kişi Okudu

Tags: , ,

This entry was posted on Perşembe, Ocak 14th, 2010 at 17:49 and is filed under Fatih Mehmet Yıldırım, Yazar, Öykü. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

aile

Yorumunuz