21
Mar

ZÜHAL – Olca BAL

   Posted by: admin   in Olca Bal, Psikoloji, Yazar, Öykü

HERKES MUTLULUĞA LAYIKTIR ÇOCUĞUM, SEVGİ ŞİDDETİ YENECEK BİRGÜN
HERKES MUTLULUĞA LAYIKTIR ÇOCUĞUM, SEVGİ ŞİDDETİ YENECEK BİRGÜN

Canım, canım Zühal’im, nerelerdesin bebeğim. Yıllardır elimde kalan, çocukluğundan kucağımda oturduğun resmin var. Renkleri bile soldu, yıprandı fotoğrafın. 15 senedir her gün elime alıp, uzun uzun baktığım, acaba seni sokakta görsem tanırmıyım diye düşündüğüm Zühal’im. Nereden tanırım seni, resimde 5 yaşındaydın, kocaman kadın oldun şimdi, kim bilir ne kadar güzelsindir. İzini bir bulabilsem, teyzen seni çok aradı bebeğim. Artık hasretin dayanılmaz oldu, acı bağladı yüreğimi, nerelerdesin canımın içi.

Ne doğduğun günü unuttum, nede seni kollarımda gezdirdiğim günleri, ismini bile ben seçmiştim sana. Seni sevmekten, şımartmaktan başka bir şey bilmezdik. Ailenin neşe kaynağı idin. Kocaman boncuk gibi ela gözlerin vardı. Kirpiklerin upuzun, yanakların al al olurdu güldüğünde. Köfte dudakların, beline kadar simsiyah, uzun saçların vardı. Her gün tarardım saçlarını, çok severdin bana saçlarını taratmayı, beni gördüğünde ilk yaptığın, tarağı kapmak olurdu, elime vererek kucağıma otururdun.

Seni bir gün görmesem, deli gibi özlerdim, ertesi sabah koşarak sana gelirdim. Bir tane Zühal’im, baban vefat ettiğinde 2 yaşındaydın. Rahmetli enişte, nadir bulunan değerleri taşıyan, çok iyi bir insandı, üstünüze titrerdi. Sizi mutlu edebilmek için, uğraşıp dururdu, ne yazık ki kanserin pençesine düştüğünde eridi, gitti 6 ay içinde. Babanın yokluğunu sana hissettirmemek için, ben, babam ve annem seni el bebek, gül bebek büyüttük.

Her yıl olduğu gibi, doğum gününün hazırlığını yapıyorduk, bu sefer heyecanımız ve hevesimiz daha farklıydı, çünkü 6 yaşına girecektin, okul çağına az kalmıştı. Sürpriz olsun diyerekten, ablama bile haber vermemiştik. Hediyelerini ve pastanı kaparak, yola düştük. Nihayet evin kapısına vardık, elimizde taşıdığımız bir hayli yükü yere bırakarak, zili çaldım. Bekliyoruz, kapıyı açan yok. Abla diye seslenerek, camdan içeri baktım, hayret, kimseler yoktu. O an gözüm, kapının arasına sıkışmış bir kağıda ilişti. Zorla çekerek aldım ve okumaya başladım, okudukça başımdan aşağı, kaynar sular indi, donup kaldım. Annemle babam, ‘’Firdevs kızım, ne oldu?’’ diyerek bana sesleniyorlardı. Yüzümü dahi yerden kaldırmayarak, çekinerek kağıdı okumaya başladım: ‘’ Firdevs, Ahmet’i çok sevdiğimi biliyorsun, onunla gitmeye karar verdim, beni affedin. Annemle babam, hakkını helal etsinler.’’ Babam deliye dönmüştü, ‘’yarabbi’’ diyerek haykırmaya başlamıştı. ‘’Bildiğimiz Ahmet, şerefsizin, alçağın teki,’’ annem ise gözyaşlarına boğuldu. ‘’ Zühal’im, torunum korunmaya muhtaç yaşta’’ diyerek, kendi kendine tekrarlayıp duruyordu. Bense ne düşüneceğimi, ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. O günden itibaren, içimize bir dert düşmüştü, günler aylara daldıkça, içimizi daha da acıtmaya başlamıştı. Ne bir adres, ne bir telefonları vardı elimizde, tüm izlerini kayıp etmiştik.

Yıllar bir birini kovaladı, kovaladıkça yalnızlığa bir adım daha düştüm. Önce annemi ve peşinden babamı kaybettim. Koca 15 sene geçmiş, Zühal’imizi bulamamıştım, göremeden gitmişlerdi. 40 yaşına gelmeme rağmen, bir aile kuramamıştım, kısmet değilmiş. Beni yalnızlığım üzmüyordu, gölgemle iyi bir arkadaşlık kurmuştum, geçinip gidiyordum. Beni üzüntülere boğan, içten içe yaşamımı alt üst eden tek şeyse, Zühal’imden haber alamamamdı. Son günlerde içime hepten dert olmuştu yokluğu. Sanki beni çağırıyor, hissediyorum, sesini duyar gibiyim, ‘’teyze, bana yardım et, kurtar beni.’’ Tüylerim ürperiyor, her yanımı soğuk terler kaplıyor, bu sesler artık delirtecek beni.

Bir gece yine dalmışım, sessiz bir ağaç gibiyim, Zühal’imi düşünüyorum, kapı ziliyle birden irkildim. Saat bir hayli geçti, kapıya doğru korkarak yürümeye başladım, çünkü yalnız yaşıyordum. Bu saatte kapım çalınmazdı ve kapımı çalacak kimsemde yoktu, açmadan ‘’kim o’’ diyerek seslendim, kaba ve titrek bir ses, ‘’Firdevs, benim ablan’’ ve ben şaşkınlık içinde ‘’Allah’ım’’ diyorum kendime, ‘’ya ben çıldırıyorum, ya da birisi bana oyun oynuyor.’’ Ama içimden bir ses, ‘’kapıyı aç’’ demekte, cesaretle kapının kolunu çevirerek, hızla kapıyı açtım. Karşımda durmakta olan gerçekten ablamdı, perişanın daha da ötesi vaziyetteydi, bitmiş, tükenmiş, bana bomboş gözlerle bakıyordu. Belki 10 dakika sürdü, kapının girişinde dikilerek birbirimize baktık.

Berbat bir şekilde karşıma çıktığı için, yıllarca ona beslediğim kinimi, ona alan öfkemi gösteremedim bile, aslında suratına tükürmek isterdim, hesap sormak, baktım zaten Allah vurmuş, sesimi çıkartmadım. Donuk bir sesle, ‘’buyur içeri gir abla’’ dedim, oturma odasına doğru yürürken, yüzüne bakarak ‘’seni hiç iyi görmedim abla, nasılsın iyimisin’’ diye sordum. Kafasını yere eğerek kanepeye oturdu, ellerini yüzüne koyarak bana bakmadan, uzun bir süre öylece kaldı. Konuşmuyor ve sadece yere bakıyordu, artık sinirlenmeye başlamıştım, ‘’ne söyleyeceksen söyle artık’’ diyerek bağırdığım birden. Tutamadım kendimi, öfkemi daha da göstermeye başlarken, birden başını kaldırarak, ‘’Firdevs, Zühal öldü, onu kaybettim’’ birden tüm sinirlerim boşalmıştı, gülmeye başladım, ‘’sen benimle dalgamı geçiyorsun, 15 sene sonra, hiç çekinmeden karşıma çıkmışsın, ne saçmalıyorsun.’’ Bir daha aynı sözleri tekrarladı, ‘’Firdevs, Zühal öldü.’’

İşin ciddiyeti yavaş yavaş beynime vurmaya başladı. İçimden hızla bir şeyler boşalıyor, sanki dilim tutuldu, bağıramıyorum. Gözlerimden yaş bile akmıyor, elim ayağım taş kesildi, kıpırdayamıyorum. Bıçakla derimi kesseler, sanki kanım akmayacak, donmuş şekilde bakmaktayım. Ablam yavaşça masaya doğru yürümeye başladı, çantasından bir defter çıkarttı, masaya koydu, baktığımda bunun bir hatıra defteri olduğunu anlamıştım. Yüzüme bile bakmadan, ‘’Zühal’in defteri, vasiyetinde sana vermemi yazıyordu, ona çok çektirdik, çok pişmanım. Kızımın son istediğini yerine getirebilmek için buradayım’’ dedi ve ağlayarak çekti gitti. Ne kal demiştim, ne de arkasından kalkarak yolcu etmiştim, kapının kapandığını duyumsadım.

Kendi ismimi bile, unutacak derecede sersemlemiştim. Acaba rüyada mıyım diyorum kendi kendime, Zühal’imin ölümüne inanmak istemiyorum, dizlerim titremeye başladı, yere yığıldım. Masada duran deftere bakıyorum, alıp okumaya elim gitmiyor, sabah güneşi içeri vurmakta, bense hala yerimde oturuyorum. Kendimle konuşmaya başladım: Firdevs, yıllardır beklediğin hep haber değilmiydi, al sana haber, almaz olaydım’’ diye bağırarak, ağlamaya başladım. Yaş akmayan gözleriminden, birdenbire yaşlar sel olup akmaya başladı. Defteri masadan elime alarak, göğsüme bastırdım. ‘’Canım Zühal’im’’ diyerek, son kalan emanetini sevdim. Akşamüstü olmuştu ve ben hep aynı durumdaydım, yerimi bile değiştirmemiştim. Ayağa kalkarak mutfağa geçtim, 1 şişe şarap açtım ve içeriye geçerek masaya oturdum, karşıma resmini koyup içmeye başladım. Şarap şişesi bitmeye yakın, cesaret alarak önümde duran defterin, ilk sayfasını açarak okumaya başladım.

‘’Merhaba hatıra defterim, bu gün seni anneme zorla aldırdım. Önce kendimi tanıtarak başlayayım sana yazmaya. İsmim Zühal, 8 yaşındayım ve 2’ci sınıfa gitmekteyim, ama okulu hiç sevmiyorum, çünkü dersleri anlamıyorum, kafam almıyor bir türlü. Herhalde aptalım, zaten çok üzgünüm, hep ağlıyorum, sıkıntılarımı kime anlatacağım. Şaşırdım kaldım, evde beni dinleyen kimsem yok. Annem bütün gün işte zaten, kendi derdine düşmüş. Ahmet babayı görmek bile istemiyorum, ondan çok korkuyorum, eve hiç gelmesin diyerek Allah babaya hep dualar ediyorum.’’

‘’Tek umudum sensin Firdevs teyzem, yalvarırım gel al beni bu huzursuz evden. Her gün seni bekliyorum pencerelerde, birazdan yolun başından çıkıp geleceksin diyerek, hiç durmam koşarım o zaman sana. Canım teyzem, kurtar beni Ahmet’in elinden. Çok seviyor teyzem beni, bulur mutlaka beni, gelir alır.’’

Gözlerim yaşlarla dolmuştu, artık önümdeki satırları okuyamıyordum, yıllardır kutsal emanet gibi sakladığım ve bir gün bulursam, yanımda kalması için ayırdığım odaya girerek, bu güne kadar kimsenin yatmadığı yatağına uzandım. Onunla geçen tüm günler, hatıralarımı doldurmuştu ve ben onunla idim. Sanki kalan diğer yazıları okumaya korkuyordum, aradan saatler geçti, tüm cesaretimi toplayarak tekrar yataktan kalkarak, oturma odasına geçtim. Bıraktığım gibi duruyordu defter, okumak için tekrar sayfasını açtım, bıraktığım yerden başladım.

‘’Gözlerime inanamıyorum, hatıra defterim, aradan yıllar geçmiş ve seni bodrum katında, tozlar arasında bir kartonda bulmuştum. Olacak iş mi bu, demek ki beni son yolculuğumda yalnız bırakmak istemedin. Hayatıma son vermek üzereyim, madem çıktın karşıma, içimi hiç olmazsa senin sayfalarına dökeyim. İlk sayfalarına yazdığım günden sonra, bir daha seni bulamadım. Hevesim kırıldığından, bir başka hatıra defterine elimi sürmedim. Biliyormusun! Ellerim titriyor, kaleme zorlukla hakim oluyorum aslında. Çoktan ölmüşüm, ağlayanım yok. Az kaldı Zühal, kurtulacaksın.’’

Yaşanan bu dramın, her anına tanık olmanın acısı, en sevdiğim varlığın, Zühal’imin acısını yaşamak, beni tüketmişti. Ağlamaktan artık, gözyaşlarım bile kurumuştu sanki ve ağlamıyordum artık. Sessizce deftere bakarak, canımın son anına tanık olduğu, onu ellerinde tuttuğu için, öptüm onu, hasret kaldığım Zühal’imi öper gibi, sarıldım ve bağrıma bastım, yıllardır hasret kaldığım Zühal’imi kucaklar gibi. ‘’Seni seviyorum, o kadar çok seviyorum ki, bunu anlatabilmem mümkün değil bir tanem. Yanımda olup ta, bunu sana söylemeyi ne kadar çok isterdim,’’ tekrar hatıra defterinin sayfalarına dönmüştüm.

‘’Bütün kinim sana Firdevs teyze, senden nefret ettiğimi bilmeni isterdim, en büyük kötülüğü sen yaptın bana. Bunların elinde bırakarak; uçuruma ittin beni. Yalanmış, bana olan büyük sevgin, beni bağrına bastığında gözlerin dolardı, ne çabuk unuttun Zühal’ini? Tabi ya, şimdi çocukların olmuştur, bütün sevgini onlara vermişsindir, sen benimi düşüneceksin, iyimi, kötümü diyerek merak mı edeceksin? Zühal’in bitti Firdevs teyze, tükettiler beni, rengim soldu, kemiklerim sayılıyor, tüm yaşama sevincimi aldılar benden, yemek yiyecek iştahım bile kalmadı, günlerdir açım.’’

‘’Bütün feryadım sana, duy sesimi, duyacaksın elbette! Ölüm haberim gelecektir sana. Vicdanını bir ömür sızlatacağım senin! Neden sitem ettiğimi merak mı ediyorsun? Sana bütün acılarımı yazacağım. 20 yaşında genç bir kızım, ama aklı kıt bir çocuk gibiyim. Onurum ayaklar altında ezildi, eziyet dolu günlerle, acılar içinde büyüdüm, hiç unutamadığım geçmişim, bir Azrail gibi yapıştı yakama, bırakmıyor peşimi. Zühal ölde, kurtul diyor, benimle gel diyor bana. Geceleri uyku haram, huzur yok, sevgiden yoksunum, yapayalnızım.’’

‘’Okuldan eve geldiğimde, biraz evle uğraşıp, ders yapmaya çalışıyordum, kafam almadığından vaz geçerdim, zaten matematiğim berbattı. Annem ve Ahmet, işten eve geldiğinde, korkudan damarlarım çekilirdi, huzursuzluk sarardı her yanımı. Bir gün hiç unutmam, dalmışım televizyon izliyorum, Ahmet ağır yumruklarıyla vurmaya başladı, neden dövmeye başlamıştı bilmiyordum ve hiçbir zamanda öğrenemedim. O günden sonra da hep dövdü, tekmelerle, yumruklarla, bu da bazen az gelirdi ona, bira şişesiyle, sopayla döverdi. Bir gece uyuyorum, birden tavan başıma yıkılıyor sandım, öyle bir gürültüyle, acıyla sıçradım. Ahmet, tahtadan olan ağır sandalyeyi, belime doğru üst üste indiriyor, bazı gecelerde yumruklarla uyanırdım.’’

Annemse benim dövülmemem için, en küçük bir müdahalede bile bulunmadı. Galiba en zoru bu geldi bana. Binlerce kez sordum, neden acaba? Cevabını bir türlü bulamadım. Sence neden dersin? Beni hiç mi sevmedi, ya da ben sevilmeyecek derecede aptal olduğum için mi, dövülmeye layık olduğumu düşündü. Ben insanım anne demek istedim, diyemedim, şimdi ise insanmıyım diyerek, soruyu kendime bile sormaya korkuyorum. Ben insan oldum mu teyze, ya da o zaman insan olduğum için mi beni sevdiniz ve annem insan olmadığım için mi beni sevmedi teyze?’’

‘’Düşün ki Firdevs teyze, sabah okulun var, ben gün doğana kadar sessizce ağlamışım, ağrılardan uyuyamıyorum. Apandisit ameliyatı olmuştum, hastaneden yeni geldim, merdivenlerden yavaş adımlarla eve çıkıyorum, o sırada Ahmet’le karşılaştım kapıda, sebepsiz tekmeyi indirdi ve tekme ameliyatlı yerime yani karnıma gelmişti. Olduğum yere yığıldım, nefesim kesildi, dikiş yerleri kanamaya başladı, acılar içinde kıvranıyor, bir yandan da ağlamamak için mücadele ediyorum. Üst katta kalan komşu tesadüfen yaşanana şahit oldu, beni kaldırarak evine götürdü, annen gelmeden eve girme dedi, sanki annemin umurundaydım, hiçbir zamanda umurunda olmadım zaten.’’

‘’Seneler geçiyordu, taş kesilmişti yüreğim artık, yaşadıklarım karşısında ağlamazdım bile. Genç kızlığa yeni adım attığım zamanlar, sabah okula gideceğim, o günde kız arkadaşım beni evden alacak ve birlikte okula gideceğiz. Ahmet her zamanki gibi saldırmıştı, kapının kenarından olaya şahit olan arkadaşım şok olmuş bir şekilde bakarken, elinden kurtulunca kapıya ulaşarak onu dışarıya çıkarttığımda, korkudan titriyordu. Alışmıştım artık acılara, bir şey olmamış gibi arkadaşıma, gel geç kalıyoruz okula dediğimde, şaşkınlıktan ağlamaya başladı, belki de bana acıdığından. Her ikisi de bana çok acıydı, o bu tür olaylara alışık değildi, normal bir ailede yetişiyordu ve onlarda bu tür dayak olayları olmazdı.’’

‘’Aslında içimde fırtınalar esiyordu, bütün acımı kusmak istiyordum, vücudumda olan izler yüzünden, okulda yüzme derslerine katılmazdım, her seferinde bir bahane uydur ve kurtul derdim kendime, yalanla yaşamaktan başka çarem kalmamıştı. Dengesiz bir yaşam koşulunda büyümek, benden o kadar çok şeyler alıp götürmüştü, bunu etrafta ki aileleri, yaşıtım insanları seyir ettikçe çok iyi anlıyordum. Çevredeki, kız arkadaşlar
gibi değildi hareketlerim.’’

‘’Erkekler gibi konuşur, bazen onlardan da daha fazla, kaba davranışlarda bulunurdum. Saçlarım kısacıktı, erkek kıyafetleriyle dolaşır, erkeklerle dövüşürdüm. Ahmet beni evde döverdi, bense acısını dışarıda çıkartırdım, benimle kim dalga geçerse, onlara var gücümle saldırırdım, nasıl olsa dayak yemekten korkmuyordum ve yıldırmıştım herkesi. Şiddet şiddeti doğururmuş, ne kadar doğruymuş teyze, ben canlı örneğiydim yaşamda. Bilinç altım beni şiddete yöneltiyordu, daha güçlü olmak ve dayak yememek için, Tekvando’ya gitmeye başladım, hiçbir erkek el kaldıramasın bana diyerek.’’

‘’Hayatımdan memnun değildim, yaptıklarım bana hiç yakışmıyordu, aslında başka bir Zühal’dim, aslında çok hassas ve alıngandım. Etrafımdaki kızlara imrenirdim, onlar gibi giyinmek, onların davranışlarını sergilemek isterdim. Çevremde bir benim erkek arkadaşım yoktu, nasıl olsun ki. Heveslenirdim, hayaller kurardım, el ele yürüdüğüm bir sevgiliyi düşlerdim.’’

‘’Kadınlar tuvaletine sokmadıkları günleri bilirim, beni erkekten sayarlardı, yanımda konuşmaları bile değişirdi, sanki erkeklerin yanında konuşur gibi. Çok gücüme gider, ama umursamaz gözükürdüm, yalnız kaldığımda çoğu zaman ağlardım halime. Her genç kız gibi, benimde hislerim, duygularım, arzularım vardı ve kimse farkında değildi, annem bile, ben böyle büyüyordum. Büyümek denirse buna, büyüyordum teyze. Acılarda büyütürmüş insanı.’’

‘’Eve girmekten çok korkuyordum, Ahmet’in ayakları altında, ezilerek yaşamaktan bıkmış, usanmıştım. Ne yazık ki kurtulamıyordum elinden, bir gün ağır bir dayaktan sonra, yeter diyerek bileklerimi kesmiştim. Acilen hastaneye götürüldüm, ölmeme bile izin vermiyorlardı, o bile yasaktı bana. Eziyetlerin yanı sıra, birde bileklerimin acısını çektim bir zaman.’’

‘’Allaha olan inancımı ise hepten yitirmiştim, eğer Allah olsaydı, çocukluğumdan beri yaşadığım, bu çirkin ve acımasız dünyayı bana yaşatmazdı diyerek, isyan ediyordum. Doğduğum güne lanetler yağdırıyordum, aynaya bakarak suratıma tükürürdüm, kendimden ve herkesten nefret ediyordum.’’

‘’Ayaklarım artık beni taşımaz oldu, ellerim hiçbir işe gitmez oldu, istemiyordum artık bu dünyada yaşamayı. Yeni bir güne uyanmak, benden uzak olsun diyerek, kafamda planlar kurmaya başlamıştım, artık anlamı kalmamıştı yarının. İyiliğe, güzelliğe olan inancımı çoktan kaybetmiştim, imkansızlığa bürünmüştü mutlu yarınlar, çünkü yarın yoktu benim için, ne yazık ki bu günde yoktu ve ben sadece nefes alan bir ölüydüm sadece.’’

‘’İşte Firdevs teyzem, sensiz yaşadığım hayat hikayem bu, çünkü burada bitecek, ben arıza doluyum, çocukluğumdan kalan güzel teyzem. Onarılmam gerekirken, şiddet benim peşimi bırakmıyor. Dipsiz kuyularına daha çok çekiyor, çıkamıyorum karanlık kuyulardan. Dayanacak gücüm kalmadı canım teyzem, neden gelip beni almadın bu karanlık evden? Diri diri gömülmemi mi istedin, gömüldüm işte! Kara topraklar yığılmış üstüme.’’

‘’Sana dargınım, çok kırgınım, hani bana verdiğin sözler, beni okutacaktın, yaz kış, en güzel elbiseleri giydirecektin, papatyalardan tacımı da yapmadın. Zühal’im gelinlerin en güzeli olacak derdin, kimselere bırakmam, damat iç güveysi gelecek derdin. Peki, nerdesin sen? Elimden tutmadın Firdevs teyze, beni yalnız bıraktın, boynu bükük yaşattın.’’

‘’Yinede kıyamıyorum sana canım teyzem, sevgiyi sende tattım, kıssa olsa da, hakkını helal et, herkes unutsa da, sen unutma Zühal’ini, affet beni Firdevs teyzem.’’

‘’Bu sefer ölmeyi becereceğim, zehirim hazır. Eğer dedikleri Allah varsa, beni affetsin. Tek dileğim, hatıra defterimin Firdevs teyzemin eline geçmesi. Yalvarıyorum sana anne, bu son arzumu yerine getir. Dirime saygı göstermediniz, lütfen ölüme saygı gösterin.’’

‘’Ne tuhaf, içim kıpırdıyor şu son saniyelerimde, son defa mutluluğu hissediyorum, seni düşündüğümde, senin sevgin yüreğimi temizliyor teyze, belki de, artık özgürlüğe kavuşarak, şiddet, vahşetten kurtulmamın sevinci yaşadığım için. Eğer çocukların varsa teyze, onları çok ama çok fazla sev teyze, onları dövmeden sev ve bil ki çocuklar, onları seven ailelerinde mutlu olurlar. Keşke yarınları ellerimle kurabilseydim ve senin kızın olsaydım. Elveda teyze ve dünya.’’

OLCA BAL
17.03.09 DÜREN.

Bu Yazıyı Toplamda 2324 Kişi Okudu

Tags: , , ,

This entry was posted on Cumartesi, Mart 21st, 2009 at 04:23 and is filed under Olca Bal, Psikoloji, Yazar, Öykü. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

Isminiz (*)
Mail Adresiniz (*)
Web Siteniz

canarkadas

Yorumunuz